Ülkeler En Değerli Stratejik Sermayelerini Neden Değerlendiremiyor?
Washington’da saygın bir düşünce kuruluşunun düzenlediği bir akşam yemeğinde eski bir başbakanla aynı masada oturuyordum. Görevden ayrılalı yıllar olmuştu. Sohbet sırasında kendisine basit bir soru yönelttim:
“En çok neyi özlüyorsunuz?”
Bir an durdu.
“Hiçbir şeyi,” dedi.
Masadakilerin şaşkın bakışlarını görünce sözünü tamamladı:
“Gerçek güç makamdan gelmez. Eğer insanlar görevden ayrıldıktan sonra da sizi arıyor, fikrinizi soruyor ve aynı masada görmek istiyorsa, asıl etkiniz o zaman başlar.”
Bu cümle yıllardır zihnimde yer ediyor.
Çünkü modern dünyada bir siyasi, bürokratik ya da kurumsal kariyer artık görevin sona erdiği gün bitmiyor. Çoğu zaman en değerli dönemi tam da o gün başlıyor.
Jeopolitik rekabetin sertleştiği, ekonominin giderek siyasallaştığı, yapay zekânın iş yapma biçimlerini değiştirdiği, enerji güvenliği ile ulusal güvenliğin iç içe geçtiği bir çağda yaşıyoruz. Böyle bir dünyada en kıymetli kaynaklardan biri artık yalnızca sermaye, teknoloji ya da doğal kaynaklar değil; deneyim, muhakeme gücü ve kurumsal hafızadır.
Ne var ki, şaşırtıcı biçimde pek çok ülke sahip olduğu en değerli stratejik sermayeyi yeterince değerlendiremiyor.
Londra’dan Washington’a, Brüksel’den Singapur’a kadar sessiz ama milyarlarca dolarlık yeni bir ekonomi oluşmuş durumda.
Bu ekonominin hammaddesi petrol değil.
Yapay zekâ da değil.
Tecrübe.
İtibar.
Uluslararası güven.
Devlet yönetme bilgisi.
On yıllar içinde kurulmuş ilişki ağları.
Bugün dünyanın en büyük şirketleri yalnızca iyi mühendisler veya başarılı finansçılar aramıyor. Devletlerin nasıl düşündüğünü bilen, siyasi riskleri okuyabilen, yaptırımların, savaşların ve düzenleyici değişimlerin iş dünyasını nasıl etkileyeceğini öngörebilen insanlara ihtiyaç duyuyorlar.
Çünkü günümüz CEO’su artık sadece şirket yönetmiyor.
Jeopolitiği yönetiyor.
Tedarik zincirlerini yönetiyor.
Enerji güvenliğini yönetiyor.
Belirsizliği yönetiyor.
Aynı zamanda güçlü ilişki ağları sayesinde yeni yatırımların, ortaklıkların ve büyüme fırsatlarının önünü açabilecek isimleri de arıyor.
Bu nedenle eski cumhurbaşkanları, başbakanlar, bakanlar, büyükelçiler, merkez bankası başkanları ve üst düzey kamu yöneticileri uluslararası danışmanlık dünyasında giderek daha fazla önem kazanıyor.
Bu dönüşümün en başarılı örneklerinden biri Tony Blair.
Başbakanlıktan ayrıldıktan sonra yalnızca yüksek ücretli konuşmalar yapan eski bir siyasetçi olmadı. Kurduğu Tony Blair Institute for Global Change aracılığıyla Afrika’dan Asya’ya kadar birçok hükümete kamu yönetimi reformu, yatırım stratejileri ve dijital dönüşüm alanlarında danışmanlık vermeye başladı.
Yıllar önce Çin’deki önemli bir danışmanlık ihalesinde Blair Associates ile aynı konsorsiyum listesinde rakiptik. Sonunda benim başkanlığını yaptığım ekip projeyi kazandı. Benim açımdan önemli olan kimin kazandığı değildi. Dikkat çekici olan, eski bir başbakanın kişisel itibarını kurumsal bir etki alanına dönüştürebilmiş olmasıydı.
Bill Clinton küresel sağlık ve kalkınmaya yöneldi.
Barack Obama yeni liderlerin yetişmesine yatırım yaptı.
Mario Draghi ve Carl Bildt Avrupa’nın en saygın stratejik sesleri olmaya devam ediyor.
Angela Merkel ise bilinçli biçimde sessiz kalmayı tercih etti; belki de tam da bu yüzden yaptığı her açıklama hâlâ küresel ölçekte yankı uyandırıyor.
Görev sonrası hayatın ticari boyutu da hızla büyüyor.
Yakın zamanda eski bir İngiltere başbakanını Türkiye’de bir toplantıya davet etmek istedik. Bir saatlik konuşma ve soru-cevap için talep edilen ücret yaklaşık 200 bin sterlindi.
Amerika’nın önde gelen akademisyenleri tek konferans için altı haneli ücretler talep edebiliyor.
Henry Kissinger ise yıllar boyunca küresel stratejik danışmanlığın adeta yaşayan markasıydı.
Bütün bunlar doğaldır.
Bilginin de bir piyasa değeri vardır.
Ancak bana göre devletin en üst makamlarında görev yapmış insanların ikinci kariyerleri yalnızca gelir üretmekten ibaret olmamalıdır.
Gerçek başarı, yalnızca kazandığınız ücretle değil, geride bıraktığınız etkiyle ölçülür.
Bütün bunları yazarken kendimi de bu tartışmanın dışında görmüyorum.
Diplomaside, uluslararası kuruluşlarda ve özel sektörde geçen uzun yılların ardından ben de görev sonrası hayatın doğru dengesini kurmaya çalışıyorum.
Bir yandan uluslararası danışmanlık, yatırım ve ticari faaliyetler yürütüyor; bunların büyük bölümünü doğal olarak Türkiye dışında sürdürüyorum.
Diğer yandan düşünce kuruluşlarına katkı vermeye, ulusal ve uluslararası medyada yazılar yazmaya, konferanslarda konuşmaya, genç diplomatlara, girişimcilere ve yöneticilere mentorluk yapmaya, yıllar içinde oluşturduğum uluslararası ilişki ağını gerektiğinde ülkemin yararına harekete geçirmeye gayret ediyorum.
Bence doğru model budur.
Ne yalnızca ticari kazancın peşinden koşmak…
Ne de geçmiş başarılarla yetinmek…
Asıl mesele ekonomik üretkenlikle kamusal faydayı aynı potada buluşturabilmektir.
Asıl üzerinde durmak istediğim konu ise bundan da önemli.
Sadece eski cumhurbaşkanlarını veya başbakanları kastetmiyorum.
Daha yeni parlamentodan ayrılmış milletvekillerini…
Bir önceki dönemin bakanlarını…
Belediye başkanlarını…
Büyükelçileri…
Generalleri…
Üniversite rektörlerini…
Müsteşarları…
Merkez Bankası yöneticilerini…
Düzenleyici kurum başkanlarını…
Ve büyük şirketlerin eski CEO’larını düşünüyorum.
Görevlerinden ayrıldıktan sonra bu insanların önemli bir bölümü âdeta görünmez hâle geliyor.
Oysa bunlar yaşayan bilgi bankalarıdır.
On yılların müzakere deneyimi…
Kriz yönetimi becerisi…
Uluslararası ilişki ağları…
Kurumsal hafıza…
Ve yeniden üretilemeyecek bir muhakeme birikimi…
Ne devlet bunlardan yeterince yararlanıyor.
Ne özel sektör.
Ne üniversiteler.
Ne de düşünce kuruluşları.
Sonunda bu paha biçilmez sermaye, sahipleriyle birlikte sessizce kayboluyor.
Bir ülke için bundan daha büyük bir israf düşünmek zordur.
Türkiye uzun yıllardır enerji merkezi olmayı hedefliyor.
Lojistik merkezi olmayı…
Finans merkezi olmayı…
Ticaret merkezi olmayı…
Bunların hepsi son derece önemli.
Ancak bana göre artık bunlara yeni bir hedef daha eklenmeli.
Türkiye aynı zamanda küresel bir liderlik, strateji ve deneyim merkezi olmalıdır.
Nasıl Londra finansın, Cenevre diplomasinin, Singapur kamu yönetiminin önemli merkezleri hâline geldiyse; Türkiye de eski devlet adamlarını, diplomatları, askerleri, akademisyenleri, kamu yöneticilerini ve uluslararası iş dünyasının deneyimli isimlerini bir araya getiren saygın bir Liderlik ve Strateji Merkezi kurabilir.
Üstelik yalnızca kendi insanlarıyla yetinmeden…
Balkanlar’dan…
Kafkasya’dan…
Orta Asya’dan…
Ortadoğu’dan…
Afrika’dan…
Ve Avrupa’dan deneyimli isimleri de bu ekosisteme çekebilir.
Burada genç diplomatlar yetişebilir.
Yeni siyasetçiler mentorluk alabilir.
Kamu yöneticileri kriz senaryoları üzerinde çalışabilir.
Şirketler jeopolitik okuryazarlıklarını geliştirebilir.
Düşünce kuruluşları gerçek saha tecrübesinden beslenebilir.
Türkiye yalnızca sermayenin değil, tecrübenin de merkezi olabilir.
Yirmi birinci yüzyılda ülkeler arasındaki rekabet yalnızca ekonomik büyüklükle veya askerî güçle belirlenmeyecek.
Asıl farkı, insan sermayesini koruyabilen, kurumsal hafızasını yaşatabilen ve bilgiyi kuşaklar arasında aktarabilen ülkeler yaratacak.
Deneyim mezara götürüldüğünde yalnızca kişisel bir hatıra olarak kalır.
Kurumsallaştırıldığında ise bir milletin stratejik gücüne dönüşür.
Belki de gerçek liderlik, makamdayken kullanılan yetkilerle değil; görev sona erdikten sonra da bilgi üretmeye, insan yetiştirmeye ve ülkesine değer katmaya devam edebilme becerisiyle ölçülmelidir.
Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu yeni merkez yalnızca bir enerji, finans veya lojistik merkezi değildir. Aynı zamanda dünyanın en saygın liderlik ve strateji merkezlerinden biri olma vizyonudur. Çünkü bir ülkenin en büyük doğal kaynağı toprağının altında değil, yetişmiş insanlarının zihninde biriken bilgidir.