Diplomasinin en eski kurallarından biri aynı zamanda en rahatsız edici gerçeğidir:
Devletlerin ebedî dostları ya da ebedî düşmanları yoktur; ebedî çıkarları vardır.
Buna rağmen kamuoyundaki tartışmalar çoğu zaman bu gerçeği göz ardı ediyor. Bir ülke başka bir güçle yakınlaştığında, ilk yorum genellikle aynı oluyor: “Demek ki bizden uzaklaşıyor.” Kurulan her yeni ortaklık, sanki mutlaka bir başkasına karşı oluşturulmuş bir cepheymiş gibi algılanıyor.
Türkiye de bu psikolojinin dışında değil.
Son yıllarda sık sık şu sorular soruluyor:
Amerika neden Yunanistan’daki askeri varlığını artırıyor?
İsrail neden Güney Kıbrıs ve Yunanistan’la daha yakın çalışıyor?
Çin neden beklenen ölçüde yatırım yapmıyor?
Hindistan neden farklı bir çizgi izliyor?
Türk devletleri neden Güney Kıbrıs’la ilişkilerini geliştiriyor?
Bütün bunlar gerçekten Türkiye’nin dostlarını kaybettiği anlamına mı geliyor?
Yoksa asıl sorun, çok kutuplu yeni dünyayı hâlâ iki kutuplu dönemin refleksleriyle okumaya çalışmamız mı?
Soğuk Savaş yıllarında uluslararası sistem büyük ölçüde iki blok üzerine kuruluydu. Ülkelerden taraf seçmeleri beklenirdi.
Bugünün dünyası ise tamamen farklı işliyor.
Hindistan, Rusya’dan enerji almaya devam ederken Amerika Birleşik Devletleri ile stratejik güvenlik iş birliğini güçlendiriyor.
Suudi Arabistan, Washington ile ilişkilerini sürdürürken Çin ile ekonomik ortaklıklarını genişletiyor.
Avrupa Birliği, Rus enerji bağımlılığını azaltmaya çalışırken Asya ekonomileriyle ticaretini artırıyor.
Stratejik rekabet içinde olan ülkeler bile birbirlerinin önemli ticaret ortakları olmayı sürdürüyor.
Yirmi birinci yüzyılın belirleyici özelliği ideolojik kamplaşma değil, stratejik çeşitlendirmedir.
Devletler artık tek bir müttefik seçmiyor.
Kendilerine bir ortaklık portföyü oluşturuyor.
Dünyada çok az ülke Türkiye kadar kritik bir jeopolitik konuma sahiptir.
Avrupa’nın, Asya’nın, Ortadoğu’nun, Karadeniz’in, Doğu Akdeniz’in, Kafkasya’nın ve Balkanlar’ın kesişim noktasında bulunan Türkiye, aynı zamanda NATO’nun en büyük askeri güçlerinden biridir. Bunun yanında Rusya, Çin, Körfez ülkeleri ve Türk dünyasıyla da çok katmanlı ilişkiler yürütmektedir.
Bu coğrafya olağanüstü fırsatlar sunar.
Ama aynı zamanda sürekli stratejik baskı üretir.
Jeopolitikte boşluk diye bir kavram yoktur.
Sizin doldurmadığınız alanı mutlaka başka biri doldurur.
İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasında son yıllarda gelişen iş birliğini yalnızca Türkiye’ye karşı kurulmuş bir blok olarak okumak eksik bir değerlendirme olur.
Bu süreci besleyen çok sayıda dinamik vardır:
Bölgesel güvenlik kaygıları…
Enerji arz güvenliği…
Deniz yetki alanları…
Savunma sanayii iş birlikleri…
İstihbarat koordinasyonu…
Amerikan bölgesel stratejisi…
Asıl dikkat edilmesi gereken nokta, bu ilişkilerin giderek kurumsallaşması ve uzun vadeli bir yapıya dönüşmesidir.
Başarılı diplomasi yalnızca aktörlerin niyetlerini değil, oluşan yeni sistemleri de okuyabilmeyi gerektirir.
Yunanistan’daki Amerikan askeri altyapısının genişlemesi çoğu zaman Türkiye’nin önemini kaybettiği şeklinde yorumlanıyor.
Oysa büyük güçler hiçbir zaman stratejilerini tek bir ülkeye bağlamaz.
Lojistikte çeşitlilik isterler.
Enerji hatlarında çeşitlilik isterler.
Askerî erişimde çeşitlilik isterler.
Diplomaside çeşitlilik isterler.
Rusya-Ukrayna savaşının ardından değişen güvenlik ortamı Washington’u Güneydoğu Avrupa’daki seçeneklerini artırmaya yöneltmiştir.
Türkiye NATO açısından vazgeçilmezdir.
Ancak vazgeçilmez olmak, büyük güçlerin alternatif üretmeyeceği anlamına gelmez.
Ankara ile Moskova arasındaki ilişki klasik tanımlarla açıklanamaz.
Enerjide ortağız.
Turizmde birbirimize bağımlıyız.
Nükleer alanda birlikte çalışıyoruz.
Ama aynı zamanda Suriye’de, Libya’da, Kafkasya’da ve Karadeniz’in geleceğine ilişkin güvenlik mimarisinde farklı hesaplarımız var.
Karşılıklı bağımlılık ile rekabet aynı anda yaşanıyor.
Yeni uluslararası sistemin normal hâli de tam olarak budur.
Türkiye uzun süredir Çin sermayesini çekmek istiyor.
Ancak küresel yatırımcılar siyasi söylemleri değil, kurumsal güvenilirliği değerlendiriyor.
Onların baktığı sorular şunlardır:
Kurallar öngörülebilir mi?
Makroekonomik istikrar sağlanmış mı?
Sözleşmeler güvence altında mı?
Finansal sistem ne kadar sağlam?
Uzun vadeli yatırımın temel şartı dostluk değil, güvendir.
Belki de en önemli ders burada karşımıza çıkıyor.
Orta Asya ülkeleri aynı anda Türkiye ile çalışıyor.
Çin’den yatırım alıyor.
Rusya ile ilişkilerini sürdürüyor.
Avrupa Birliği ile ortaklık geliştiriyor.
Körfez sermayesini çekmeye çalışıyor.
Hatta bazıları Güney Kıbrıs ile diplomatik ilişkilerini ilerletiyor.
Bu durum Türkiye’nin etkisini kaybettiği anlamına gelmez.
Bu, dünyanın artık çok kutuplu bir düzene geçtiğini gösterir.
Tarihî ve kültürel bağlar önemlidir.
Ancak ekonomik çıkarlar ve stratejik esneklik çoğu zaman daha belirleyici hâle gelmektedir.
“Tek millet, iki devlet” anlayışı Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkinin sağlam temelidir.
Ancak her egemen devlet gibi Bakü de nihayetinde kendi ulusal çıkarlarını önceliklendirir.
Ulaşım koridorlarında…
Bölgesel müzakerelerde…
Enerji diplomasisinde…
Zaman zaman Ankara’dan farklı önceliklere sahip olması şaşırtıcı değildir.
Gerçek ortaklık, her konuda aynı düşünmek değil, uzun vadeli çıkarların kesişebilmesidir.
Türkiye ile Avrupa Birliği arasında tam üyelik heyecanı büyük ölçüde geride kalmış olabilir.
Ancak karşılıklı bağımlılık devam ediyor.
Enerji güvenliği…
Gümrük Birliği…
Göç yönetimi…
Savunma sanayii…
Lojistik…
Bu alanlarda ortak çıkarlar güçlüdür.
Buna karşılık hukuk, demokrasi, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz başlıklarında kronik anlaşmazlıklar sürmektedir.
İlişki artık tam entegrasyon ile tam kopuş arasında değil; seçici iş birliği modeli üzerinden ilerlemektedir.
Kırk yılı aşkın diplomasi, enerji ve uluslararası yatırım tecrübem bana çok basit bir gerçeği öğretti:
Dünya tarihini en çok sevilen ülkeler yazmaz.
En çok ihtiyaç duyulan ülkeler yazar.
Türkiye’nin önündeki asıl görev daha yüksek sesle konuşmak değildir.
Daha güçlü üretmektir.
Daha ileri teknoloji geliştirmektir.
Daha kaliteli yatırım çekmektir.
Daha güvenilir kurumlar oluşturmaktır.
Ve Avrupa ile Asya arasında vazgeçilmez bir enerji, üretim, lojistik ve teknoloji merkezi hâline gelmektir.
Uluslararası sistem artık kalıcı kampların değil, esnek ortaklıkların dönemine girmiştir.
Bu nedenle bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:
Gerçekten dostlarımızı mı kaybediyoruz; yoksa çok kutuplu yeni dünyanın kurallarını hâlâ eski ittifakların mantığıyla okumaya çalıştığımız için değişen güç dengelerini yeterince doğru yönetemiyor muyuz?
14 Haziran 2026 - Türkiye Neden Aynı Anda Bu Kadar Çok Cephede Yeni Güç Dengeleriyle Karşı Karşıya?
12 Haziran 2026 - Yedi sayısının hikmeti
11 Haziran 2026 - ‘Ne olmak istiyor bu adam?’
10 Haziran 2026 - Erkek gibi erkek, kadın gibi kadın var mı?
8 Haziran 2026 - Görünmeyen Gücün Anatomisi ve Türkiye İçin 2050 Yol Haritası