Dersimiz edebiyat, bugün iki kısa öykümüz var!

10 Mayıs 2026

Şair, yazar ve çevirmen Gütekin Emre’yle yazdığımız öykülerin ikisini bir arada okuyacaksınız az sonra. 

Edebi açıdan ve edebiyat tarihçileri açısından özellikleri, birbinini tamamlayan, birbirinden esinlenen ve mailleşme yoluyla ve interaktif biçimde, nerdeyse birer ikişer günde yazılmaları. Bir öykü maratonu gibi yani. 

Yayıma hazırlanan ve 26’şardan 52 öyküyü kapsayacak kitaptan, iki tadımlık, kısa öyküyü paylaşıyorum. 

İlk kısa öykü benden:

Rüya Kalesi

Hafız, Spotify’dan derin uyku ve iyileşme rüyası albümünü seçti. Uzandı. Gözlerini kapadı. 

Ellerini iki yanına uzattı. Avuçlarını açıp kendisini notaların titreşimine bıraktı. Yavaş ve derin nefes alıp verirken, bir kalenin eteklerinde buldu kendisini. Kaleye giden bir yol yoktu. 

Sadece tırmanabilirdi. Birden kaleden yükselen bir bulut gördü. Bulut önce dağılır gibi oldu. 

Sonra hızla toparlanıp aşağıya, Hafız’a doğru indi. Yanına geldiğinde, etrafını sardı. Hafız, kendisinde bir hafiflik hissetti. 

Yukarıya doğru yükseldiler. Aradan bir zaman geçti mi? Geçmedi. Kalenin içindeydi. 

Bulut, yavaşça şekil değiştirmeye başladı. Hisli bülbülüm kız değil miydi bu? Çok yıllar önce yazılan bir şiirde, karısını aldattığı kız. 

Ama mevsim zinaydı. İşe bak, şimdi o şiirin diyarındaydı, Rüya Kalesi’nde. 

Kız Hafız’a yaklaştı. Elini uzatırken tekrar buluta dönüştü. Onu sardı.

Hafız da bir başka buluta dönüştü.

Hafız da bir başka buluta… Hafız da bir başka… Hafız da… 

***

Sıra bu öyküyü yanıtlayan diğer öyküde. Yazan Gültekin Emre.

Kalenin Bedenleri

Kaleyi boş ver, kim tırmanacak o dağ başındaki kocaman binaya kadar? Ne göreceğiz orada? Taş yığınlarını boş verelim. İçi boş upuzun yollar. Siperlikler. Boşluk tedirgin edici. Savaşı bekleyen, daha doğrusu savaş çıksa da askerler içime dışıma doluşsa diye sabırla bekleyen kale duvarları. Ama aşağıdan bakınca tepeye, bulutlar taç olmuş kulelerine, değil mi? Heybetli hem de nasıl heybetli! Bulutlar başına dolanmış, onu sarhoş edememiş ama ona hep destek olmuş gibi. Bulutlarla kale iyi bir dost olmuşlar da denebilir mi? Neden denmesin? Aslında denize nazır olsaydı bu kale, çünkü öyle kaleler de var, ne iyi olurdu, tırmanırdım. Bunu, seni bilmem, kendi adıma söylüyorum. Deniz olur da ben orada olmaz mıyım? Göğe bile tırmanırdım denizi görebilmek için. Denizi gören bir kale yok buralarda. Deniz yok ki kale olsun! Dağın başına kurmuşlar, yok yok kondurmuşlar kaleyi, ovaları gözleyip durmuşlar yıllarca. Ovalara gelip buraları ele geçirmek için çabalayanlar ise, ne yapıp edip kaleyi de ele geçirecekler ki, savaş kazanılsın, ülke ele geçirilsin. Rüya gibi değil mi? Hem de ne rüya! Gerçek olsa bu kadar gerçek olur! “Kalenin bedenleri…” diye bir türkü bile var kaleye değil mi? Kaleye övgüler düzen. Var mı gerçekten öyle bir türkü? Var var!

Hadi gel yürüyelim. Şu köprüyü geçelim. Başka bir ülkedeymişiz gibi bir duygu gelsin yüreğimize. Ya da burayı ele geçirmişiz gibi olalım. Bir kahve bulalım, varsa, oturup tavla oynayanlara bakalım. İçimize gömülelim. Ben içimdeki kaleye tırmanmak isterim o sessizlikte tavla şakırtılarına aldırmadan. 

Savaş mı olsun istiyorsun? Ben istemiyorum ama bunu isteyen ne kadar çok insan var. Nerede? Her yerde. Onları boş verelim ve barışçıl demli mi demli, hani tavşan kanı denilenden, çay içelim. Ben orta şekerli bir kahve içsem barış bozulur mu? Neden bozulsun canım! Sen içindeki kalenin içinde bir geziye çık. Ben de denizi düşüneyim bir kalenin burçlarından. Bulutlar başımıza konup kalksın. Bizi havalandırsınlar. Güneşe yaklaştırsınlar. Oraya buraya taşısınlar. Başımızın üstünden hiç eksik olmasınlar. Olur mu? Neden olmasın? Yürü o halde. Hadi!

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.