Fransa’da bir gazetede yayımlanan bir mektupta, sinemanın aşırı sağa yakın bir medya patronunun etkisine bırakılmasının yalnızca kültürel üretimin tekelleşmesi değil, “kolektif hayal gücünün” teslim edilmesi anlamına gelebileceği yazıyordu.
Bu cümle ilk bakışta sinema sektörüne dair bir tartışma gibi görünebilir.
Bana kalsa, mesele daha derin.
Çünkü toplumlar yalnızca ekonomiyle, yasalarla ya da siyasetle yönetilmez.
Bir toplum aynı zamanda hikâyelerle yönetilir.
Hangi yüzleri kendine yakın bulduğu, hangi hayatları normal gördüğü, hangi korkularla yaşadığı ve hangi umutları artık çocukça saydığı üzerinden şekillenir.
Belki de son kırk yılın en büyük dönüşümü, düşünceyi özgürlük adına daraltabilme becerisi oldu.
İnsana sürekli “özgürsün” denirken, aslında ‘neyi düşünebileceğinin sınırları’ usul usul çizildi.
Piyasanın dışında kalan fikirler “gerçekçi değil” diye küçümsendi.
Derinlik, yavaşlık ve entelektüel arayış “hayattan kopukluk” sayıldı.
Hepimizin hayatında, ana akımın ritmine kendini kaptırdıkça sertleşen, saldırganlaşan insanlar oldu.
Sanki düşünmek değil tepki vermek, anlamak değil saf tutmak ödüllendirildi.
Feci bir dönemden geçtik.
Bir zamanlar toplumların vicdanı sayılan entelektüeller giderek “entel” sözüyle hafif alay edilen figürlere dönüştürüldü.
Düşünmek, anlamaya çalışmak, bazı değerleri savunmak; pratik karşılığı olmayan uğraşlar gibi gösterildi.
Asıl kırılma burada yaşandı.
Çünkü utanç da terk edildi.
Gösteriş utanmanın önüne geçti.
Teşhir, mahremiyetin yerini aldı.
Bilgelik değil görünürlük ödüllendirildi.
Ve sonunda hayâl kurmanın bile sisteme entegre edilmesine varıldı.
Zaten eğitim, genç zihinlere başka bir dünya hayal etmeleri için ufuk açmak yerine; mevcut dünyanın içinde kendilerinin daha başarılı, daha görünür, daha güçlü versiyonlarını üretmeyi öğretmeye dönüştürülmüştü.
Oysa bir zamanlar “Başka bir dünya mümkün” cümlesi yalnızca politik bir slogan değildi.
İnsanlığın içinde taşıdığı ortak bir özlemin ifadesiydi.
Daha adil, daha yavaş, daha insani bir hayatın kurulabileceğine dair kolektif bir inanç vardı.
Genç insanlar yalnızca kendi hayatlarını değil, toplumun kaderini de değiştirebileceklerini düşünüyordu.
Fakat zamanla bu cümle sessizce hayatımızdan çekildi.
Önce fazla romantik bulundu.
Sonra gerçekçi olmadığı söylendi.
En sonunda ise yerini şu görünmez kabule bıraktı:
“Dünya değişmez.
Ancak sen sisteme daha iyi uyum sağlayabilirsen, bir şeyleri değiştirebilirsin.”
Belki de neoliberal çağın en büyük başarısı buydu:
İnsanların umutlarını doğrudan yasaklamadan, onları yavaş yavaş küçümseterek terk ettirmek.
Bugün birçok diziyi izlerken hissedilen tek tipleşme biraz da buradan doğuyor olabilir.
Kanallar değişiyor ama dünya değişmiyor. Kimse bunun peşinde değil. Düpedüz birbirini yiyor.
Evler değişiyor ama hayat ve hayal değişmiyor.
Karakterler değişiyor ama ruh aynı kalıyor.
Herkes daha zengin, daha sert, daha hesap-kitap içinde, daha hırslı…
Ama neredeyse hiç kimse daha derin değil.
Hiçbirinde sessiz insanların hayatı yok.
İç dünyası olan insanlar yok.
Merhametin doğal hâli yok.
Düşüncenin ağırlığı yok.
Sanki bütün toplum aynı dekor içinde kendini tekrar eden uzun bir senaryoya sıkışıyor.
En büyük tehlike tam burada başlıyor:
İnsanların gerçek özgürlüğü, alternatif bir hayat fikrinin var olabileceğini unutmasında.
Ama yine de son dönemde dünyanın birçok yerinde hissedilen huzursuzluk, umarım başka bir şeyin işaretidir.
İnsanlar artık yalnızca ekonomik bir yorgunluk taşımıyor; ruhsal bir tekrar hissi de taşıyor.
Aynı cümlelerden, aynı ekranlardan, aynı başarı tariflerinden yoruluyorlar.
Belki de bu yüzden bugün yeniden yavaşlığı, sahiciliği, düşünceyi, küçük hayatları, gerçek dostluğu, doğayı ve insan sıcaklığını arayan bir damar sessizce büyüyor.
Çünkü insanın içinde, bütün sistemlerden daha eski bir ihtiyaç var:
Gerçek bir hayat hissi.
Belki bütün mesele, unutulan bir ihtimalin yeniden geri dönüşüdür.
15 Mayıs 2026 - Unutulan İhtimalin Geri Dönüşü
14 Mayıs 2026 - Mango Ağacının Gölgesinde Kalp Aklı
13 Mayıs 2026 - Zihinsel Omurgasızlığın Akıl Çelmelerine Karşı, “Zihinsel Omurga” İhtiyacı
11 Mayıs 2026 - Modern hayatın görünürlüğü derinleşmenin yerine koyan ritim yanlışı
9 Mayıs 2026 - Bu Dünya Nasıl Değişecek?: Uyumun Pedagojisi ve İhtimalin Daralması