🏆 DÜNYA KUPASI 2026 MERKEZİ 72 Maç 48 Takım 12 Grup ⚽ Canlı Sonuçlar Fikstür 🏟️ Stadyumlar Hikayeler Keşfet → 🏆 Dünya Kupası 2026 Merkezi Keşfet →

Sevgili günlük…

14 Haziran 2026

31 Mayıs, Berlin Minoa

Dün gece biraz fazla içmişim, öğleden sonra ikiye kadar yatakta kaldım. Şimdi güzel bir Minoa tostu yiyip kendime geleceğim. Metallica konserine gitmek yerine bira içmiş olduğum için salak gibi hissediyorum kendimi. Burada biraz evvel iki okurumla karşılaştım. Sırf Metallica konseri için İstanbul’dan gelmişler, oysa benim konserden haberim bile yoktu. Yağmur da bir şey söylemedi. Onunla bir süredir aynı evin içinde karşılaşmadan yaşıyoruz. O uyurken ben çalışıyorum. Ben uyurken o evden çıkmış oluyor. 

Tove Alsterdal’ın krimi üçlemesi çok iyi gidiyor. İlkini okuyorum henüz. Sturmrot. İsveç’in kırsal kesiminde, herkesin herkesi çocukluğundan beri tanıdığı bir yerde, yıllara yayılan gizlerin yavaş yavaş ortaya çıktığı ağır bir roman. Genç komiser Eira etrafında dönüyor her şey. Eira bir yandan demans olan annesine bakarken bir yandan bir cinayetin çözülmesi için uğraşıyor. 

Şimdi biraz Kant okuyacağım. Birkaç satır yazmam lazım. Bakalım neler gelecek başıma. Kant’ı anlamaya çalışmak. İki ayrı makale yazmak istiyorum. Biri ‘Kant ve Psikoloji’, diğeri Kant’ın yaşadığı döneme kadar antropolojinin durumu hakkında. İkincisi zaten tezin bir bölümü olacağından önemli. Brandt’ın kitabında çok güzel bir bölüm var bunun hakkında. O bölümü temel alarak yazacağım. 

01 Haziran, Berlin Minoa

Yine yeniden Minoa’daki mutat yerimi aldım. Hava çok güzel bugün Berlin’de. 25 derece civarında. Benim buradaki diploma işlerimi halletmem lazım. Ciddi ciddi doktorluk yapmaya başladım ve bu Türkiye’deki muayenehaneden yürütülemez. Belki de İstanbul’daki muayenehane kapansa ve her şeyi buraya taşısam ve İstanbul’a sadece turist olarak gitsem. Bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum hemen şu an. İki şehirde yaşamak. Aidiyetin dünyaya dağıtılması. 

Yarın Pınar’la bira. 

Kant’ın 1780’lerde yayınladığı bir yazıdan bir bölüm başlığı: “Von den Vorstellungen, die wir haben, ohne uns ihrer bewusst zu sein.” Bilincinde olmadığımız ama var olan tasavvurlarımız üzerine.” Elbette Freud bilinçdışının gerçek kâşifi, ama ondan yüz küsur sene önce Kant net bir şekilde bilinçdışından bahsediyor antropolojisinde. Neredeyse bir psikopatoloji kitabı yazmış büyük filozof. 

03 Haziran, Berlin Café Fleury

Ah şu Almanların prospektüs dışına çıkamayan ve bu nedenle de pratik zekadan yoksun halleri. 

Saat 09.29. Klasik Berlin havası. Güneşi saklamakta kararlı bir gökyüzü, griye çalan bulutlar, bir saat öncesine kadar bardaktan boşanırcasına yağan yağmur. 

Café Fleury’nin verandasındaki tentenin uzaktan kumandası kaybolduğu için ne yapacağını şaşıran orta yaşlı – elbette benden genç – sorumlu yönetici. Dışarıda neden oturamayacağımı Almanca anlattıktan sonra – yağmur yağabileceği için ıslanabilirim – benim yine de gülümseyerek bir masaya oturmam ve bilgisayarımı açmam üzerine aynı cümleleri bu kez İngilizce tekrarladı. İçimden ona Türkçe, “Anladım ama yine de dışarıda oturacağım,” demek geçti. Elbette olgun bir insan olarak sadece gülümsedim ve içeriden kahvemi getirmesini rica ettim. 

Elbette kadın bir başka orta yaşlı – o da tahmin edilebileceği gibi benden genç – erkek daha yüksek rütbeli bir erkek yöneticiyi aradı. İkisi şu an çaresiz gözlerle sırayla iki yere bakıyorlar. Biri, uzaktan kumandanın normalde durması gereken yer, ikincisi, kendi kendine açılmayı kesinlikle düşünmeyen lacivert tente. Ne yapsak? Bugün Berlin Mitte, Weinbergsweg 20 adresindeki acilen çözülmesi gereken problem bu. 

Hava yine kapalı olduğu için Almanlar, en azından kafenin önünden geçen Almanlar çok mutsuz. 

Hafta sonu masa, kitaplık ve avize sorunumuz çözülüyor. Şimdi sıra perdelerde. Bunun için sevgili genç mimar arkadaşımı aramam gerekiyor. Ama onu neredeyse sadece işim düştükçe arıyorum, bu nedenle biraz utanmaya başladım. Umarım anlayışlı davranır. 

İstanbul’da Arnavutköy içinde taşınıyorum / taşınıyoruz. Yaşlanınca küçülmek gerek klişesinin bir gerçekliğe tekabül ettiğini bilmiyordum, yaşayarak öğrendim. Çocuklar taşındı, muayenehanem başka bir yerde ve ben ayın bir belli bir bölümünü Berlin’de geçiriyorum. Bu durumda şimdi yaşadığım-ız büyüklükte bir eve ihtiyacım-ız olmadığı için yarı büyüklükte bir eve geçiyorum/geçiyoruz. Çoğul kullanıyorum, çünkü çocuklar Türkiye’ye geldiklerinde kalacakları bir odalarının olması elzem benim için. İstanbul’da bir yuvalarının olmaya devam etmesi lazım. 

Tove Alsterdal’in polisiye üçlemesinin ikincisine başladım. Atmosferi ve çalışanların iç dünyalarını bu kadar iyi veren ve Jo Nesbo’yla kıyaslandığında gazı hiç de köklemeyen bir yazar keşfetmiş oldum. Şimdi Eira toprak karası bir hayatta yolunu bulmaya çalışıyor. 

05 Haziran, Berlin Minoa

AfD, ‘Almanya için Alternatif’ adlı Nazi partisi, Almanları neden şaşırttığına şaşırdığım bir şekilde ciddi bir yükseliş içinde. Son yapılan anketlerde %29’la birinci parti durumunda. Daha 2021 yılında sadece %10 civarındaydı oyları ve kimse korkmuyordu. Oysa yakında yapılacak bir eyalet seçiminde iktidara gelme olasılıkları da oldukça yüksek. Ve Almanya şaşkın bir şekilde ne yapacağını düşünüyor. 

Ah canım demokrasi! Sen nelere kadirsin. İktidar İsrail’e koşulsuz destek verdiğini açıklarken, halkın %29’unun desteklediği ve giderek oy oranını arttıracağı belli olan bir parti Yahudi düşmanı. Yalnızca Yahudi düşmanı da değil, bütün göçmenlerin sınır dışı edilmesini, sınır dışı edilmeyenlerin iş ve ev bulma konusunda dezavantajlı durumda olmaları için yasal düzenlemeler yapılmasını istiyorlar. Hatta ülkede bu kadar çok Türkün olmasının doğru olmadığını, önemli bir kesiminin Türkiye’ye geri gönderilmesi gerektiğini ciddi ciddi, üstelik mecliste yaptıkları konuşmalarda söylüyorlar. 

Saat 11.18. Yine bulutlu ama serin olmayan bir hava. Dün akşam seanslar bittiğinde çıkıp yürüyüş yapmak istedim ama dışarı çıktığım anda bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Kendimi zor attım bir kafeye. Yağmuru izledim, yağmuru dinledim, yağmura hazır insanların hızla çantalarından şemsiyelerini çıkarmalarına hayran kaldım. Tıpkı İsviçre’de olduğu gibi. Yıllarca buna hazırlanamamıştım. Ne zaman ki havanın durumuna bakıp çantama şemsiyemi koyarak dışarı çıkmaya başladım, “İşte,” dediler, “sen artık İsviçreli oldun!” 

Bugün daha üç seansım var. Sonra Constantin’le buluşacağız. Çok geveze Yunanlı mali müşavirim. Yine uzun uzun Yunanistan anılarını anlatacak ama ne olursa olsun iyi bir insan. 

Bisiklet aldım. İkinci el; sanırım hırsızlık malı. Ama yüzde yüz de emin değilim. Satan Rus arkadaş pek güvenilir gözükmüyordu sadece, ama bisiklet oldukça iyi. Her şeyi sorgulamıyoruz. 

Bisikletime kilit almak için bisikletçiye geldim. Kilit bisikletin üçte bir fiyatı. İkinci el kilit almak da saçma olacağından paraya kıydım mecburen.

Mahalledeki sevdiğim Vietnam bistrosundayım. ‘Huong-que’. Kaldırıma atılmış masalardan birindeyim. Birazdan Yağmur gelecek. Hava güzel. Günlerden Cuma. Saat 18.32. Genç olsaydım mutlaka sabaha uzanacak bir programım olurdu, oysa şimdi tek isteğim bir iki biradan sonra evime gidip kitabımı okumak.  

07 Haziran, Berlin Minoa

Pazar, saat 15.18. Bugün Nazım’la çok güzel bir bit pazarına gittik. Dönüşte küçük bir İtalyan restoranında makarna yiyip espresso içtik. Evde eksik olan mobilyaları o pazardan alabilirim rahatlıkla. Harika şeyler var. Bir lambacı da buldum kendime. Bir ay içinde her şeyi tamamlamış olacağız sanırım. 

Masa almak için dolaştığım bit pazarında çok hoş bir Berlin polisiyesi buldum. 1961 yılında geçen o dönemin soğuk savaşını da konu alan bir polisiye. Uwe Klausner’in. Kahramanı komiser Sydow’un diğer maceralarını da alacağım sanırım. 

Yavaş yavaş Kant’ın dünyasına girmeyi başardım. Husserl’in ‘Lebenswelt’ dediği şeye ulaşmaya çalışıyorum. İoanna Hoca olsa yine azarlardı beni, “Bırak Kant’ın dünyasını, sen metne bak Alper!” diye. Ama benim metni daha iyi anlamam yazarının hayat hikayesinden geçiyor. Başka türlü mümkün değil benim için. Mesleki deformasyon diyebilirsiniz. 

08 Haziran, Berlin Minoa

Oğlum ilk iş görüşmesini yaptı biraz evvel. Berlin Minoa’da garson olarak işe başlıyor. Burada bütün öğrencilerin %20 çalışma hakkı var ve böylece 20 yaşında çalışmanın nasıl bir şey olduğunu deneyimlemiş olacak. O da çok memnun, ben de. İşçi haklarını savunmak için işçi olmanın ne olduğunu deneyimlemesi de lazım son tahlilde. 

11 Haziran, Berlin Minoa

Dün antikacıdan güzel bir kütüphane, harika bir yemek masası ve dört sandalye aldım. Ev eve benzemeye başladı. Daha çok eksiği var ama yavaş yavaş çok güzel olacak. Yağmur, “Ben arkadaşımla eve çıkmak istiyorum,” dedi ve bence haklı da. Bu yaşta babasıyla birlikte yaşamak yerine, arada buluşup iki bira başında sohbet etse daha iyi olur. Onun için de benim için de. Çocukların büyümesi böyle bir şey. Kızım sevgilisiyle Paris’te birlikte yaşıyor, Yağmur da arkadaşıyla kendi evinde yaşamak istiyor. Evi, evin içinde beni yalnız hayal ettim, biraz ürküttü ama iyi de geldi. 

Yarın İstanbul’a dönüyorum. Yirmi gün kadar kalıp geri gelmek istiyorum. Şimdiden hüzün bastı içimi. Bu arada İstanbul’da da yeni evime taşınıyorum. Birkaç sokak daha aşağıda, Doorstep’in sokağında iki buçuk katlı, cumbalı, tipik bir Arnavutköy evi. En az beş sene kafam rahat olacak. Sonrasında belki esas olarak Berlin’e taşınırım ve çok daha küçük bir ev bulurum İstanbul’da kendime. 

12 Haziran, Berlin Café Fleury

Sabah 10.00. Bugün seansım yok. Öğleden sonra saat 15.00’da İstanbul’a dönüş. Evimin karşısındaki Café Fleury’de kahve içip kitap okuyorum. Çok ilginç bir yazar keşfettim. Benim için geçerli olan bir keşif elbette bu. Yoksa, anladığım kadarıyla Almanya’da az çok bilinen bir yazar. Hatta son kitabı çok satanlar listesinde uzun süre bir numarada kalmış. Christoph Hein. Kitabın adı ‘Das Narrenschiff’. Deliler Gemisi demek. 1200’lü yıllarda Basel’li bir filozofun yazdığı bir kitapçığın da adı. Ben yıllar önce çevirmiştim ve ‘Bir Terapistin Arka Bahçesi’nde yayınlamıştım. Uzun yıllar Basel’de, ‘deliler’in nehirde gezdirildiği gemilere de Narrenschiff adı verilirmiş. Benim Basel’de çalıştığım yıllarda da harika bir kitapçı vardı, Narrenschiff adında. Kliniğin ikinci şefinin karısının açmış olduğu. Felsefe ve psikiyatri kitapları satardı. En sevdiğim mekanlardan biriydi Basel’de.

Kitap 2. Dünya Savaşı sonrası DDR’de geçiyor. Savaş sonra SSCB’nin zoruyla kurulan ve 1989’da duvarın yıkılmasından sonra ortadan kalkan bir devlet. Neden kurulduğu ve neden ortadan kalktığı belli olmayan, ama milyonlarca insanın hayatını etkileyen 40 küsur yıllık bir dönem. O dönemi onlarca karakter ve onların hayatları üzerinden anlatan bir kitap. Çok ilginç ve insanı derinden etkiliyor.

Günün süsü Edip Cansever’den: (Olmaz ki, kimse kimseyi sevemez / Ama hiç kimse.)

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.