Bu ilk okuyuşta anlaşılması hayli güç başlığın ilginç yanı, iki farklı ihtimali aynı anda barındırması.
Bir insanın davranışlarının “başkalarına ne hissettirdiğini” gerçekten bilmemesi mümkündür.
Ama bir insanın bunu “bilmek istememesi” de mümkündür.
Psikolojik ve felsefi açıdan bu ikisi aynı şey değildir.
İlkinde “farkındalık eksikliği” vardır.
İkincisinde ise, “farkındalıktan kaçınma”.
Başkalarının zihnini görememek (okuyamamak), psikolojide “zihinselleştirme kapasitesiyle” ilişkilendirilir.
Çünkü insan yalnızca kendi duygularını değil, karşısındakinin de ayrı bir iç dünyası olduğunu kavrayabilmelidir.
Bu yeti az geliştiğinde kişi şöyle düşünür:
“Ben böyle davranıyorum, bunun karşı tarafta ne oluşturduğunu düşünmüyorum.”
Ancak burada yalnızca “düşünememek” değil, “hatırlamamakta ısrar etmek” de söz konusu olabilir.
Günlük hayatımızda yabana atılamaz bir gerçekliktir bu.
Hatırlamak, “sorumluluk” getirir çünkü.
Sorumluluk ise, suçluluk, mahcubiyet veya vicdani yük doğurabilir.
Bu yüzden kişi – bilinçli ya da bilinçsiz biçimde- “bazı bağlantıları kurmamayı” seçebilir.
Takdir sadece bir nezaket biçimi değil. Onu esirgemeye yöneldiğinizde ego belirtisi olabilen bir his.
Takdir etmeyi kontrolünüz altına alır, bir de başkalarına yön vermeye kalkarsanız, zamanla başkalarının varlığını ve emeğini kendi hayatınızın doğal bir uzantısı gibi görmeye başlarsınız.
Bu aileden siyasi partiye, ilişkileri bozan bir şey.
Bunun sonucu, “Ben öyle demek istemedim.” “Öyle anlaşıldığını bilmiyordum.”
“Sen fazla alındın.” Ve benzerine varabilir.
‘İnanmak’ veya ‘inanmamak’ (“işte bütün mesele” gibi) bir sorundur artık.
Çünkü bu tür cümleler bazen “açıklama” değil, “psikolojik koruma duvarı”
hâline gelir.
“Tırnaklar” çıkarılmıştır.
Kendini hikâyenin merkezine koyan insan, kendi niyetine aşırı önem verirken, karşı tarafa yaşattığını ikinci plana itebilir.
Yok saymak ipin inceldiği yerde kopmasının istenildiğini düşündürürse buna kuruntu demek aslında gizli destek olur.
Çünkü ilişkiler yalnızca varsayılan niyetlerden oluşmaz; yol açılmış etkilerden oluşur.
“İnsanlar kötü oldukları için değil, yaptıklarının sonuçları üzerine düşünmeyi bıraktıkları için zarar verebilirler.” (Hannah Arendt)
Nietzsche ise, “insanın bazen unutmadığını, unutmuş gibi yaptığını” söyler.
Çünkü hatırlamak kişinin “kendi benlik imajını” zedeleyebilir.
Bu eğilimler uzun süre devam ettiğinde, ortaya geçmiş konuşulurken huzursuzlaşma, hesap vermeyi sevmeme, kırgınlıkları küçümseme, kendi niyetini tek ölçüt kabul etme, hatırlatan insanlardan uzaklaşma ve öz eleştiriyi tehdit gibi algılama gibi özellikler çıkabilir.
Oysa dışarıdan bakıldığında bu kişi çoğu zaman özgüvenli biri olarak görünür.
Aksayan tek şey, onun ardındakini gizleyemeyen gözlerdir.
Çünkü bazen bu görüntünün altında kendi hikâyesinin bütününü görmekten kaçınan “rahatsız bir benlik” bulunur.
Bir insan belki kendi geçmişini unutabilir.
Ama başkalarının hafızasında yaşamaya devam etmeyi önleyemez.
O yüzden bir ortamı durup dururken terk edenlerden huylanır, onun, “kendini gözlerden kaçırmaya çalışan biri” olduğunu düşünürüm.
Çünkü ettiği bir söz, için için bildiği bir ihmal, bir vefasızlık ya da esirgenmiş bir destek; onu yaşamış kişinin zihninde varlığını sürdürür.
Bu yüzden insan gerçekten bilmiyor olabilir.
Ama aynı zamanda bilmek istemiyor da olabilir.
Ve çoğu zaman bu ikisini ayıran şey “zekâ” değil, “vicdani cesaret” tir.
Çünkü insanın kendisi hakkında öğrenmesi en zor şey, ne düşündüğü değil; “başkalarının hayatında nasıl bir iz bıraktığı”dır.
“El hased-i minel mahrum”:
Kötü niyetle iyi murada varılmaz.