Geçen yazıda hayatı bir savaş olarak yaşayan öznenin aslında çökmekte olduğunu söylemiştim. Nietzsche’nin diliyle, varoluşu sürekli bir tehdit sanmak güç değil, décadence‘tır. Peki ya bütün bir toplum o savaş kipinde yaşıyorsa? Aynı nesneyi bugün göğe çıkarıp yarın yere çalan, Batı’yı hem medeniyet ölçüsü hem Sèvres’in düşmanı, geçmişi hem utanılan gerilik hem ecdadın ihtişamı olarak gören bir toplum. Hiçbir nesneyi — ne Batı’yı, ne geçmişi, ne kendini — iyi ve kötü yanlarıyla, tek bir bütün olarak tutamamak. Ruh çözümlemesi buna bir ad verir. Bölme, splitting. Ve bölmenin arkasında hep bir kimlik sorusu durur.
Türkiye’nin kurucu bölmesi tam da bir kimlik geçişinde yatar. Osmanlı’nın Müslüman ümmet kimliğinden, o gün pek de itibarlı olmayan “Türk” kimliğine geçiş. “Türk”, seçkin Osmanlı dilinde bir övgü değildi. “Etrâk-ı bî-idrâk” derlerdi — idraksiz Türk, kaba Anadolu köylüsü. Yeni kimlik, aşağılanmış bir gösterenin üstüne, yukarıdan ve kararla kuruldu. Ona itibar imal etmek için koca bir aygıt gerekti. Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi. Bir kimliğin bu kadar imal edilmek zorunda kalması, kendiliğinden oturmayışının işaretidir.
Ama asıl mesele geçişin kendisi değil, kipidir. Ümmet katmanı yeni kimliğe taşınıp dönüştürülmedi. Kesilip atıldı, yası tutulmadan öncelendi. Harf devrimi, bir toplumun kendi arşivini bir gecede okunamaz kılışıdır — geçmişi bütünleştirmek değil, ona erişimi kesmek. Türk Tarih Tezi ise bölünüp atılan Osmanlı-İslam orta katmanının üstünden atlayıp idealize edilmiş, arınmış bir kökene — Orta Asya’ya, Hititlere — tutunmaktır. Yeni kimlik böylece yaslanmış bir zemin üzerinde değil, bir inkârın üzerinde yüzer kaldı.
Buradan “asıl özümüzü kaybettik” sonucunu çıkarmak, tam da bölmenin öteki kutbuna düşmek olur. “Ecdada dönelim” diyen restorasyoncu konum. Ümmet de kusursuz, bütünleşmiş bir kimlik değildi. Onun da kendi dışladıkları vardı ve geçiş, gerçek bir çöküşe verilmiş gerçek bir cevaptı. İddia “gerçek özümüzü terk ettik” değil, geçişin kipi — yas yerine inkâr — bütünleşmeyi baştan imkânsız kıldı.
İşte bu yüzden bu bir kimlik değişimi değil, bir kimlik dağılmasıdır — Kernberg’in bireyde tarif ettiği o identity diffusion. Sürekli, bütünleşmiş, bağlamdan bağlama tutarlı bir kendilik-anlatısının kurulamaması. Kolektif düzeyde bunun imzası salınımdır. Devletin kendisi bile karar veremedi. Laik ulus-devlet, ama Diyanet’le, “Türk”, ama 1980’lerde Türk-İslam sentezine sarılan bir Türk. Kim koltuğa oturursa kimliği yeniden tanımladı. Ve şunu unutmamalı. Kendiliğin dağınıklığı ile nesnenin bölünmüşlüğü tek bir yapıdır. “Biz kimiz”in bir türlü oturmaması, “Batı bizim için nedir, geçmiş bizim için nedir” sorusunun bölünmüşlüğüne bağlıdır.
Peki çıkış geçmişe dönmek midir? Hayır — ve bu ayrım yazının belkemiği. Kernberg’in yapısal dersi şudur. Bütünleşme, nesneye geri dönmek değildir. Dolayısıyla neo-Osmanlı nostaljisi bir kür değil, bölmenin idealize eden manik kutbudur. Türk-İslam sentezi de bir bütünleşme değil, bir manik onarımdır — gerilimi taşımak yerine üstünü örten bir yapıştırma. Mevcut hâliyle Kemalist inkâr ise değersizleştiren kutup. Üçü de bölmenin içinde. Yani bu okuma bir tarafı tutmaz, bugünkü hegemonik konumların hepsini aynı bütünleşmemiş yapının yüzleri olarak görür.
Burada sık yapılan bir hataya da düşmemek gerek. Bütünleşmeyi “Türk’ün kendi kötülüğünü, eksiğini görmesi” diye anlamak caziptir ama yanıltıcıdır. Kendi kötülüğüne saldırmak bütünleşme değil, melankolidir. Freud’un Trauer und Melancholie‘de gösterdiği gibi, melankolide ego kötü nesneyle özdeşleşir ve kendine saldırır. “Biz onarılamaz biçimde kötüyüz” demek, bütünleşme değil, kötü kutbun yalnızca kendi üstüne kaydırılmasıdır — aynı bölme, ters işaretle. İdealize eden milliyetçilik ile kendinden nefret eden özeleştiri, aynı bölünmüş yapının iki yüzüdür.
Bütünleşme başka bir şeydir. Aynı bütün nesneyi — geçmişi, Batı’yı, kendini — hem iyi hem kötü yanlarıyla, birini ötekine kurban etmeden, ambivalansa dayanarak tutabilmek. Geçmiş hem gerçekten değerli hem gerçekten bitmiş, Batı hem gerçek bir kaynak hem tahakkümle malul, Türk hem iyilik hem zarar üretebilen. Ve bunun duygulanımsal imzası, suçlanıp cezalandırılma korkusu değil, kaygı ve onarımdır — Wiedergutmachung. “Suçluyuz, cezamızı çekelim” değil, “sevdiğim, ait olduğum bütüne zarar verdim ve onarmak istiyorum”. Eksik yanını görmek, ancak iyiyi yok etmeden ve öz-nefretten değil kaygıdan geldiğinde bütünleştirir.
Ruh çözümlemesi bu iki hâle iki ad verir. Bölme, zulmedici kaygı ve dünyayı sürekli bir tehdit olarak yaşamak — yani hayatı savaş olarak görmek — “paranoid-şizoid” konumdur. Kaybı, kusuru, hayal kırıklığını bütünün içinde tutabilen olgunluk ise “depresif” konum. Geçen yazının savaş-kipiyle bağ tam burada kuruluyor. Hayatı savaş sanmaktan çıkış, işte bu depresif konuma geçiştir. Aynanın pusunu silen şey buydu — paranoid-şizoidden depresife geçmek.
Türkiye’nin depresif pozisyonu, o hâlde, somut olarak şudur. Osmanlı-İslam geçmişini bir yas nesnesi olarak tutabilmek — gerçek bir kayıp ve gerçek bir sınır olarak, ne restore ederek ne silerek. Türk ve Müslüman katmanlarını tek, sürekli, ambivalanslı bir anlatıda taşıyabilmek — ki bu Türk-İslam sentezi değildir, çünkü sentez gerilimi bastırır, bütünleşme ise taşır. Zarar verdiği nesnelere — azınlıklara, dışlanan geçmişlere — savunmayla değil, onarıcı kaygıyla dönebilmek. Ve Batı’yı bir bütün-nesne olarak tutabilmek, ki ancak o zaman Ahıska’nın “garbiyatçılık” dediği o “Batı bize nasıl bakıyor” kaygısı çözülür.
Bir çekince. “Türkiye’nin bir psişesi vardır, o splitting yapar” demiyorum. Toplumun, dev bir birey gibi ruhu yoktur. Bunlar bir teşhis fişi değil, bir mercek — insanların birbirini, tarihi, ötekini işleme tarzına tutulan bir mercek. Ve ben de dışarıda değilim. Ben de idealize edip sonra değersizleştiririm, ben de ambivalansa zor dayanırım. Pusu bende de var.
Bu eşiğin edebiyattaki tanığı Tanpınar’dır — ama nostaljik Tanpınar değil, melankolikten yasa geçen Tanpınar. Saatleri Ayarlama Enstitüsü‘nü düşünelim. Koca bir kurum, saatleri “doğru” ayara çekmeye adanmıştır, ayarı şaşmış saate ceza kesilir. Bu, kendi zamanına bir türlü yerleşemeyen, eski bir zaman ile dayatılmış yeni bir zaman arasında sıkışıp kalan, o yüzden zamanı bürokrasiyle “düzeltmeye” çalışan bir toplumun tam alegorisidir. Huzur‘un Mümtaz’ı ise Doğu ile Batı’yı, alaturka ile alafrangayı, birini ötekine feda etmeden aynı anda tutmaya çabalar — ve bu çabanın hüznünü taşır. Tanpınar geçmişi ne geri getirmek ister ne de siler. Kaybı kayıp olarak, iki zamanı birden, çözmeden taşır. Onun o “ne içinde ne dışında” duyuşu, yasın eşiğidir. Gürbilek’in okuduğu melankoli de nostaljinin manik tersi değil, tam bu eşiktir.
Atay’ın Tutunamayanlar‘ı ise dağılmanın hem konusu hem biçimidir. “Tutunamayan”, herkesin ustalıkla oynadığı o pürüzsüz toplumsal role — “işini bilen” o bütünleşmiş kimliğe — bir türlü tutunamayan insandır. Selim Işık kendini öldürür. Onun izini süren arkadaşı Turgut Özben, araştırdıkça kendi tutamaklarından da kopar, sonunda bir trene binip ortadan kaybolur. Romanın kendisi de mektuplarla, şiirlerle, dipnotlarla, birbirini kesen seslerle paramparçadır — biçimin ta kendisi bir kimlik dağılmasıdır, tutarlı tek bir anlatıcıya “tutunamaz”. İkisi de bize aynı şeyi söyler — henüz yas tutmadık.
Yası tutulmamış bir geçmiş gömülmez, içeride, öfkeyle salınıp durur. Bir asır sonra hâlâ aynı nesneyi bir gün göğe çıkarıp ertesi gün yere çalmamızın nedeni budur. Depresif pozisyon bir varış değil, bir imkân — ve o imkân yasla açılıyor. Kapıyı, yine, açık bırakıyorum.