Sağlıklı ve uzun yaşamla ya da egzersizlerle ilgili değil bu reçete.
Sevdiğim bir söz vardır. İngiliz motivasyon konuşmacısı ve yazarı R.Willkins’e ait. “Geçmişi kitap gibi kullanın, eviniz gibi değil” der.
Kitaplar okunur, öğrenilir ve rafa kaldırılır; ancak orada yaşanmaz.
Geçmişi bir barınak veya kalıcı bir konut haline getirmek, bugünü ve geleceği kaçırmanıza yol açar.
Kitapların yerini şimdilerde kısa videolar aldı.
Geçmişte şu kentte hayat böyleydi, insanlar, ilişkiler şöyleydi gibi.
Wtahsapp grupları da bu tür videolarla doluyor.
Aslında geçmişin en büyük yanılgısı, akılda kötü anlardan çok iyi anların akılda kalması ve söylenmesi değil mi? Oysa biraz araştırsak, iyi dediğimiz günlerin de
o kadar ahım şahım olmadığını anlarız. Bu biraz bakış açısıyla ya da avunmayla ilgili.
Handikap burada yatıyor… Geçmişi alıp geleceğe getiriyoruz, onunla yatıp kalkıyoruz sonra da mutsuz olduğumuzu, eskisi gibi kimselere güvenemediğimizi, gülemediğimizi ya da bir zamanlar daha iyi yöneltildiğimizi falan söylüyoruz. Külliyen yanlış.
‘Madem yeniden bunları yaşamak istiyorsun, ey güzel insan, neden geçmişinde yaşıyorsun?’ diye sormak geçiyor içimden.
Sen bile eski sen değilsin başta.
Elbette ki bizler birer robot değiliz ve yüreklerimiz var.
An gelir üzülebilir, an gelir yenildiğimizi düşünebilir, hayatın güzelliğinden şüphe duyabiliriz.
Ama inandığım bir şey var ki, insan lâyıkıyla üzülmedikçe, lâyıkıyla yere düşmedikçe, yeniden ayağa kalkamaz. Bu yüzden derim ki, üzgünsek o üzüntüyü son damlasına kadar yaşamalıyız ki, yeniden gücümüzü kazanıp ayağa kalkabilelim.
Aynı şeyler sevinçlerimiz için de geçerli. İçimizde birikmemeli hiçbir duygu.
En azından sağlığımız için. Gerçekten de duygularımızı saklayarak korunacağımızı, güvende olacağımızı sanmak saflık değil de nedir?
Ağlamanız gerekiyorsa çekinmeyin, bağıra bağıra ağlayın.
Ama bu arada kendinizi suçlamayın.
Gülerken ağız dolusu gülün.
Konuşurken, ağzınızdan çıkanı kulağınız duysun, öyle konuşun.
Dobra olmakla münasebetsiz olmayı birbirine karıştırmayın.
İstanbul’da yaşayanlar bilirler. Eminönü’nden Sirkeci’ye ve daha yukarılara doğru birtakım adamlar sırtlarına onlarca ceketi, paltoyu almış, atölyeden dükkanlara giysi taşırlar.
Onları her gördüğümde de aklıma hep şu gelmiştir:
Biz de hayatta böyleyiz işte. Sırtımıza aldığımız sorumluluklarla yürüyoruz geleceğe.
Şimdi ya bu sorumlulukları sanki sırtımızda hiçbir şey yokmuş gibi cesur, güvenli ve keyifli biçimde taşıyacağız ya da kaldırıp atacağız.
Duygularımızla yüzleşeceğiz.
Ama yaptığımız her şeyin bedelini ödeyeceğimizi de bileceğiz.
Ruhunuzu sağaltmak için kendinize yardım edin.
Beyninizi daha çok besleyin, zenginleştirin.
Sokakta yürürken, elinizdeki telefona bakarak yürürseniz düşebilirsiniz.
Bu beyninizi beslemediği gibi sakatlanmanıza da neden olabilir.
Daha dün, yürüyüş yaparken, üç ayrı noktada üç ayrı kişinin, telefonuna bakarken küçük kazalar geçirdiklerini gördüm.
Buradan şuna gelelim.
Geçmişe takılanlar, sarsıntı geçirirler.
Boş videoları kaydırarak dolaşanlar, kayarlar.
Önünüze bakın.
Geleceğinize odaklanın.
Havaya da bakmayın.
Kuş geçmiyor.
Geleceğinize güzel bir bilet almak elinizde.
15 Ağustos 2026 - Bu da bir reçete sayılır
14 Ağustos 2026 - Müsaitseniz, zıtlaşalım mı aşkta?
9 Ağustos 2026 - Böyle geçmez hayat, günlerden edebiyat!
8 Ağustos 2026 - Bugün de aşkı gözaltına aldım… Ama tutuklamadım!
7 Ağustos 2026 - Örümcek ağlarını örerken, içeri girip onu izlediniz mi?