İyilik Neden Bazen Düşman Kazandırır?

“İyilik yap, denize at; balık bilmezse Hâlık bilir.”

18 Ağustos 2026

Meslek hayatım boyunca dünyanın farklı coğrafyalarında binlerce insan tanıdım. Farklı kültürlerden, dinlerden, ideolojilerden; siyasetin, diplomasinin, iş dünyasının, akademinin içinden insanlar…

İnsan tabiatı konusunda beni en fazla şaşırtan gerçeklerden biri, hiçbir ekonomik teoriyle ya da siyaset bilimi kitabıyla tam olarak açıklanamayacak kadar insaniydi:

İnsanlar bazen kendilerine kötülük yapanı affediyor; ama kendilerine büyük iyilik yapanı affedemiyor.

İlk duyduğunuzda haksız, hatta nankörce geliyor. Gençliğimde ben de öyle düşünürdüm.

Yaş aldıkça fikrim değişti. Çünkü meselenin yalnızca yapılan iyilik olmadığını, o iyiliğin insan ruhunda bıraktığı izin de önemli olduğunu gördüm.

İyilik Tek Bir Şey Değil

“İyilik” dediğimiz davranışın arkasında birbirinden çok farklı niyetler olabilir.

Kimisi yardım etmeyi karakterinin ayrılmaz bir parçası olarak görür. Başkasının sıkıntısını görünce elini uzatmadan duramaz. Hesabını yapmaz; vicdanı onu harekete geçirir.

Kimisi dini bir vecibe olarak görür. Yardımı Allah’ın rızasını kazanmanın yollarından biri sayar. Teşekkürü insanlardan değil, Yaradan’dan bekler.

Kimisi ahlaki bir sorumluluk hisseder. Güçlü olanın güçsüzü koruması, imkânı olanın olmayana destek vermesi gerektiğine inanır.

Kimisi ise daha pragmatiktir: “Bugün ben sana destek olayım, yarın benim ihtiyacım olduğunda sen de yanımda olursun.” İnsan ilişkilerinin önemli bir bölümü zaten karşılıklılık üzerine kuruludur.

Ama iyiliğin daha az konuştuğumuz bir yüzü de var.

Bazıları iyilik yaparak nüfuz inşa eder.

İnsanları kendisine bağlamak, minnet üretmek, sadakat satın almak ister.

Siyasette bunun sayısız örneğini görürüz. Makamlar, ihaleler, kadrolar, imtiyazlar, ayrıcalıklar bazen kamu yararından çok, etrafında kendisine borçlu hisseden insanlar oluşturmak için dağıtılır.

Eski Osmanlı’daki “ulufe” yalnızca askere verilen maaş değildi; dönem dönem siyasi sadakatin araçlarından birine de dönüşebiliyordu. Bugün dünyanın birçok ülkesinde patronaj siyaseti farklı isimler altında yaşamaya devam ediyor.

Şirketlerde de durum çok farklı değil.

Bazı yöneticiler ekiplerini liyakatten ziyade kişisel minnet üzerinden yönetmeye çalışır. Çünkü kendisine borçlu hisseden insanın daha kolay kontrol edilebileceğine inanır.

Oysa minnet üzerine kurulan sadakat sağlam değildir.

İlk ciddi fırtınada çözülür.

Yardım Alanın Görünmez Yükü

Yardım etmek kadar yardım almak da zordur.

Özellikle gururlu insanlar için.

Çünkü yardım yalnızca maddi veya manevi destek değildir. Beraberinde görünmez bir borç da getirebilir.

Paranın borcu hesaplanabilir. Vadesi vardır, ödenir ve kapanır.

Minnet borcunun ise ne miktarı bellidir ne de vadesi.

Bazı insanlar yapılan iyiliği ömür boyu unutmaz. Bazıları teşekkür eder ve hayatına devam eder.

Bazıları ise o görünmez borcun ağırlığını taşımamak için kendisine yardım eden kişiden uzaklaşır.

Çünkü yardım eden insan, farkında olmadan onun hayatındaki zor bir dönemi, güçsüzlüğünü veya başkasına ihtiyaç duyduğu zamanı hatırlatan bir aynaya dönüşebilir.

Hatta bazen daha ileri gider.

İnsan, kendisine iyilik yapan kişinin değerini küçültmeye başlar. Kusurlarını arar. Onu eleştirir. Uzaklaşır. Bazen düşmanlaşır.

Böylece psikolojik borcundan kurtulmaya çalışır.

Belki de “İyilik neden bazen düşman kazandırır?” sorusunun cevaplarından biri burada yatıyor.

Fedakârlık ile Kendini Tüketmek Aynı Şey Değildir

Hayatta tanıdığım en bilge insanların çoğu cömertti.

Ama sınırsız değillerdi.

“Hayır” demeyi biliyorlardı. Başkalarının sorumluluğunu bütünüyle üstlenmiyorlardı. İnsanların kendi mücadelelerini vermesine de izin veriyorlardı.

Çünkü sürekli kurtarılan insan her zaman güçlenmez.

Bazen bağımlı hâle gelir.

Bağımlılık beklenti üretir.

Beklenti alışkanlığa dönüşür.

Alışkanlık zamanla hak duygusu yaratır.

Ve bir gün yardım kesildiğinde, geçmişte yapılan on iyilik hatırlanmaz; yapılmayan on birinci iyilik konuşulur.

Teşekkürün yerini öfke alabilir.

İlişkileri bozan çoğu zaman iyiliğin kendisi değil, ölçüsüz fedakârlığın görünmeyen yan etkileridir.

İyiliğin de Bir Stratejisi Var

Aynı şeyi uluslararası müzakerelerde ve iş hayatında da çok gördüm.

Bazı ülkeler sürekli taviz verir.

Sürekli kolaylık sağlar.

Sürekli “iyi niyet” gösterir.

İlk taviz takdir edilir. İkincisine teşekkür edilir. Üçüncüsü beklenmeye başlanır.

Dördüncüde artık taviz değil, kazanılmış hak gibi algılanabilir.

Sonra bir gün “Hayır” dediğinizde şaşkınlık, hatta kızgınlık doğar.

İnsan ilişkilerinde de böyledir.

Sınırları olmayan cömertlik bazen karşılığında minnet değil, daha büyük beklenti üretir.

Bu nedenle gerçek cömertlik sadece vermeyi bilmek değildir.

Ne zaman vereceğini…

Ne kadar vereceğini…

Kime vereceğini…

Ve en önemlisi, karşındaki insanın onurunu incitmeden nasıl vereceğini bilmektir.

“Hiçbir İyilik Cezasız Kalmaz” mı?

İngilizcede biraz karamsar ama çok kullanılan bir söz vardır:

“No good deed goes unpunished.”

Yani, “Hiçbir iyilik cezasız kalmaz.”

Ben bunu hayatın değişmez bir kanunu olarak görmüyorum.

Çünkü hayat bana tersini de çok gösterdi.

Kendisine uzatılan eli ömrünün sonuna kadar unutmayan insanlar tanıdım.

Bir öğretmenini, bir dostunu, eski bir patronunu, bir komşusunu veya hayatının zor döneminde kendisine destek olan bir yabancıyı onlarca yıl sonra bile minnetle anan insanlarla karşılaştım.

İnsanlığa olan inancımı ayakta tutan da biraz budur.

Ama başka bir gerçeği de inkâr etmemek gerekiyor:

İyilik yaparken yalnızca kendi niyetimizi değil, karşımızdakinin psikolojisini de hesaba katmalıyız.

Çünkü iyi niyet tek başına her zaman yeterli değildir.

Bilgelik de gerekir.

İyilik Yap, Denize At

Anadolu’nun eski sözü boşuna söylemiyor:

“İyilik yap, denize at; balık bilmezse Hâlık bilir.”

Çocukluğumdan beri duyduğum bu sözün anlamını yaş aldıkça daha iyi kavradığımı düşünüyorum.

İyiliği yaptıktan sonra peşinden koşma.

Kimin hatırladığını, kimin teşekkür ettiğini, kimin vefa gösterdiğini hesaplama.

Çünkü iyiliğin karşılığını beklemeye başladığımız anda, farkında olmadan onu bir alışverişe dönüştürürüz.

“Ben sana bunu yaptım, sen de bana şunu yapmalısın” dediğimiz anda iyilik artık iyilik olmaktan çıkar; vadeli bir alacağa dönüşür.

Ama “İyilik yap, denize at” sözü de yanlış anlaşılmamalı.

Bu, “Herkese, her koşulda, sınırsızca ver; kendini tüketsen de devam et” demek değildir.

Denize atılacak olan iyiliğin hesabıdır; akıl değil.

İyilik yaparken ölçülü olmak gerekir.

Sömürülmeye izin vermemek gerekir.

Karşımızdakini bağımlı hâle getirmemek gerekir.

Ve belki en önemlisi, yardım ettiğimiz insanın onurunu korumak gerekir.

İyiliği yaparken aklını kullan; yaptıktan sonra defterini tutma.

İyiliğin de Bir Ahlâkı Vardır

Yaş aldıkça iyiliğin de bir ahlâkı, psikolojisi ve hatta estetiği olduğunu öğreniyorsunuz.

Gerçek iyilik, karşımızdakini bize bağımlı kılmayan iyiliktir.

Onun özgüvenini azaltmayan…

Minnet altında ezmeyen…

Üstünlük kurma aracına dönüşmeyen…

Başkalarının yanında anlatılmayan…

Ve yıllar sonra “Ben olmasaydım sen…” diye başlayan cümlelere dönüşmeyen iyilik.

Belki de en olgun cömertlik, verdiğini unutabilmektir.

Hatta alan kişinin bir gün unutabileceğini de baştan kabul etmektir.

Kolay değil.

Hepimiz insanız. Vefa görmek, hatırlanmak, teşekkür edilmek hoşumuza gider.

Ama iyiliğin gerçek değeri alkış toplamasında değil, bir insanın onurunu koruyarak hayatına dokunabilmesindedir.

Hayatın bana öğrettiği derslerden biri bu:

İyilikten vazgeçmeyin. Ama herkesi kurtarmaya da çalışmayın.

İyiliği akılla yapın.

Onuru incitmeden yapın.

Karşılığını satın almaya çalışmayın.

Ve yaptıktan sonra, mümkünse unutun.

Çünkü iyilik bir yatırım değildir.

Vadesi, faizi ve tahsil günü yoktur.

Belki de eskilerin “İyilik yap, denize at” derken anlatmak istediği tam olarak buydu.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.