Yorgun Savaşçı ve Kemal Tahir ve onun yakın kuşağı sonrasında Türkiye’nin ciddi bir yoksulluğu var:
Bir tez çevresinde ülkesi üzerine tutkuyla düşünen, yanılmış olabilmekten korkmayan, içten entelektüeller yetiştiremiyoruz.
Kemal Tahir’in bütün düşüncelerine katılmak gerekmiyor.
Zaten mesele bu değil.
Onun özgün tarafı, ülkesi için elini ağır taşların altına koyarak, hiçbir kişisel çıkar peşinde olmadan mütevazı köşesinde “bir şey söyleme” iddiası taşımasıydı.

Türkiye nedir?
Osmanlı’dan ne kaldı? Cumhuriyet neyi değiştirdi? Batılılaşma bizi nereye getirdi?
Devlet ile toplum arasındaki ilişki nasıl kuruldu, nasıl zayıfladı?…
O bu soruların etrafında “bir dünya” kurmaya çalıştı.
Sencer Divitçioğlu gibi önemli aydınların bilimsel tezlerinden yararlandı.
“Ulusal sinema” gibi bir arayışı olan idealist kişilere birikimini açtı.
Aynı çıkışı paylaşmayanlar onunla tartıştı.
Başka tezler ortaya çıktı.
Yanlışları bulundu.
Ama ortada tartışılacak bir şey vardı.
Halit Refiğ’in deyişiyle,
“Biz kimiz?” sorusuydu o.
Şimdi o ihtiyacın hâlâ var olduğunu, bir voleybol maçında tek yürek olmuş bizi ‘kendimize götüren’ kızları nemli gözlerle izlerken hissediyoruz.
Bugün de Kemal Tahir’i düşündüren iddiaların yoksunluğu içindeyiz.
Türkiye hakkında çok konuşuyoruz.
Fakat bu toprakları ve bizi açıklamaya çalışan bütünlüklü bir bakış, derinliğiyle bizi bir uyanmaya götürecek ciddi bir düşünce yok.
Geçmişimizin birbirine zıt görüşte gibi görünen ama bize sarılmaya çalışan inançlı şairleri dahi yok.
Bireyselliğin toplumsallığımızda açtığı gedikler ise Oğuz Atay bizi bıraktıktan sonra da gittikçe büyüyor.
Uzmanlarımız var. Yorumcularımız var. Akademisyenlerimiz var.
Her konuda konuşan çok insanımız var.
Ama onların arasından cesaretle çıkıp, “Bu ülkeyi böyle görüyorum, çünkü…” diyebilen; söylediğinin sorumluluğunu yüreğiyle taşıyan, sesini, derdini hiç değilse adını Kemal Tahir gibi yaşarken kitlelere duyurabilmiş insanımız yok.
Öne sürülebilen bir “iddia/ ideal” etrafında birleşebilmek artık hayâlimiz bile değil.
Kişisel hayatlarımızla ilgili beklentiler onlara yer bırakmadı içimizde.
Bunun siyaset üzerinde bir sonucu elbet var.
Çünkü siyaset yalnızca seçim kazanarak güçlenmiyor.
Siyasetin arkasında üzerinde geliştiği ülkeye dair bir “büyük düşünce” olması gerekiyor.
Bir tarih bilinci, bir memleket hissi, bir toplum tasavvuru, bir gelecek fikri gerekiyor.
Bunlar -olmadığında demeyi istemiyorum- zayıfladığında siyaset de kavruklaşıyor.
Liderler büyük meseleler hakkında düşünmek yerine, işlevlerini gündelik meselelerden ibaret sayıp onları yönetmeye ve birbirini devirerek kendi başa geçmeye çalışıyor.
Siyaset ülkenin geleceğini değil iktidarların geleceğini, kendi hırslarını tartışma mesleği gibi.
Bugünün dünyası her zaman olduğundan daha fazla evrensel bir bakış gerektiriyorken, siyasetin üçüncü kümedeki mahalli takımlar mücadelesine indirgenmesini yalnızca siyasetçilerin seviyesine bağlamak da kolaycılık olur.
Çünkü siyasetçinin karşısında onu zorlayan güçlü bir “düşünce dünyası” yok.
Entelektüel hayat ile siyaset arasındaki bağ zayıfladıkça ikisi de küçüldükçe küçüldü.
Yerini, kapitalist zihniyetin kurtuluş gibi gördüğü teknolojinin çıkar lobiciliği aldı.
Bunun devamı olan bir başka mesele daha var.
“Küresel” denilip işin içinden çıkılan çökmüş bir sistemin içinde bir yerlere gelmek, giderek tek başına bir hayat amacına dönüşmüş hâlde.
“Bir yerlere başını sokmak”.
Her sabah, yaptığı doğru veya değil, bir kurumun kapısından girebilmek için ona aitlik ve sadakat geliştirmek.
Bunun için “doğru” (!) insanlarla tanışmak:
Çünkü “ilişkiler” çok önemli!
“Doğru” yerde görünmek:
Bir varlık ispatı ona indirilerek.
Yani “konfor çemberinin” içinde tıkılı yaşamak için yerini “sağlama” almak…
Bunlar gündelik hayatın bir parçası olabilir.
Ama, bir de başımıza bunun “propagandacısı” kesilmek başka şey.
Bir süre sonra “araç” ile “amaç” tam da böyle yer değiştirdi.
Kendini bir yere bağlamış kişi, bir yerlere gelmek için başladığı hayatı, şimdi geldiği yerde kalabilmek için, hatta yanlışları ortaya saçılmış düzenin bütününün devamı için sürdürüyor.
Daha kötüsü, bir yere gelmiş olmayı, özgürce düşünebilir olmaktan daha önemli sayıyor.
Oysa entelektüel hayat bunun tersini gerektiriyor.
Bir yere gelmekten çok bir şeyi dert edinmiş olmayı.
Düşünmekten ve itirazdan vaz geçmemeyi.
Bir çevreye kabul edilmekten çok, gerektiğinde o çevreye dur diyebilmeyi.
Bunlar bedeli olan şeyler.
Sistemin içinde yükselmek isteyen insan, zamanla sistemi rahatsız etmeyecek bir dile -kendinin öyle görülmesini beğenmese de- alışabiliyor.
Önce bazı şeyleri söylememeyi öğreniyor.
Düpedüz yanlış tutumları, nankörce denilebilecek haksızlıkları,
kendini onların dışındaymış sayarak, görmemeyi.
Susmayı.
Sonra bazı şeyleri düşünmemeyi.
En sonunda elinde iyi bir hayat kalıyor ama söyleyecek önemli bir sözü kalmıyor.
Meselemizin asıl endişe verici tarafı bu.
Çünkü bir ülkenin düşünce hayatı yalnızca büyük kitapların yokluğuyla çoraklaşmaz.
İnsanın kişisel hayatı, bir ağaç gibi kendi içinde böyle kuruyor.
İnsanların kendi hayatlarını ne için kurdukları da o büyük çoraklaşmanın bir parçası çünkü.
Eğer ülkesinin yetiştirdiği en yetenekli insanlar, ülkeleri üzerine düşünmekten çok sistem içinde bir yere gelmeyi başarı saymaya başlarsa, ortaya yalnızca cılız bir entelektüel hayat çıkmaz.
Cılız bir siyaset de bundan çıkar.
Tekdüzeleştiği görmezden gelinen geleceğe bakışlar, daralan hayatlar, avuntu hobi takılmaları, abartılı yeni nesil yetiştirme biçimleri o boşluğa çıkar.
Çünkü siyaseti zorlayacak fikirler, kişisel yaşamlarda da yoktur.
Öylesi ışıksız hayatlarda yeşeremez de.
Siyasetçi de, giderek kendisini aşan bir dünya kurma ihtiyacını kaybeder.
Sonra, herkes “kendi küçük başarısının içinde” rahat eder.
Ama herkes bilir ki, ülkesi rahat değildir.
Dünyanın değiştiği, ekonominin dönüştüğü, teknolojinin hayatı yeniden kurduğu, toplumun hızla parçalandığı bir dönemdeyiz.
Böyle bir zamanda ülkenin kendisi üzerine daha çok düşünmemiz gerekirken daha az düşünüyoruz.
Daha çok uzmanlaşıyor, daha az bütünü görüyoruz.
Daha çok konuşuyor, daha az sorumluluk paylaşıyoruz.
Hatta kendi hayatımızda da o kelimeden kaçıyoruz.
Daha çok yere geliyoruz, daha az yere varıyoruz.
Yeniden ihtiyacımız olanı yeni bir Kemal Tahir bekleyişinde aramamalıyız.
Anlatmak istediğim o değil.
İhtiyacımız olan şey bir düşünce cesareti.
Türkiye, hayatımız ve kendimiz hakkında samimi bir soru sormak.
Bir tez kurmak.
Yanlış çıkma ihtimalini göze almak.
Gerektiğinde bulunduğumuz yeri kaybetmek pahasına itiraz etmek.
Çünkü entelektüel hayat, insanın kendisine bir yer açmasından çok, ülkesinin bir mesele olarak kendi içinde yer açmasıyla başlıyor.
Bir ülkenin entelektüel yoksulluğu, kapasitesi yetersiz insanların çokluğuna atfedilmeli.
Bunun okur-yazarlar üzerinde sedatif bir etkisi olduğu malûm, o önyargının dayanılmaz hafifliği çok seviliyor.
Bana kalırsa, konformizmin yutmadığı, ülkesi hakkında yanlış yapmayı bile göze alarak onu dert edinen, kendi burnunun ötesini görebilen insanların aydınlar arasında artık çıkmaması, bizi asıl sarsması gereken şey.