Bugün Yiğit’imin doğum günü.
Her yıl bu tarih geldiğinde onu ilk kucağıma aldığım günü değil, başka bir anı hatırlıyorum. Çünkü Yiğit’i ben doğurmadım. Doğum sancısını çeken, onu dünyaya getiren ve emziren ablamdı.
Benim hikâyem biraz daha sonra başladı.
Yiğit daha küçücükken bir gün bana kendi uydurduğu o kelimeyi söyledi:
“Aynurişkom.”
Nereden çıkardı, neden öyle söyledi bilmiyorum. Ama kaldı.
Yıllar geçti. Ülkeler, şehirler, okullar, evler değişti. Yiğit büyüdü, üniversiteyi bitirdi, çalışmaya başladı, evlendi, kendi hayatını kurdu.
Ama ben hâlâ Aynurişkom’um.
Ve bugün onun doğum gününde kendime şu soruyu soruyorum:
Bir insanı annesi kadar sevebilmek için onu doğurmuş olmak şart mı?

Yiğit aslında kalabalık bir kadın dünyasının içinde büyüdü.
Annem ve biz üç kız kardeş…
Dört kadın.
Hepimizin gözbebeğiydi ama ilginçtir, bunca sevgi ve ilgi içinde şımarmadı. Tam tersine kadınları dinlemeyi, onlarla konuşmayı, kadınların dünyasında doğal ve rahat olmayı öğrendi.
Bugün kadınlarla kurduğu sıcak ve saygılı ilişkide çocukluğunun izlerini gördüğümü düşünüyorum.
Benim Yiğit’le ilişkim ise biraz farklı gelişti.
Gazeteci olarak gittiğim yerlere onu da götürmeye başladım. İş insanlarıyla, belediye başkanlarıyla, yöneticilerle tanıştırdım. Farklı dünyaları küçük yaşta görsün istedim.
Okuluyla ilgilendik. Yabancı dil öğrensin istedik. Spor yapsın, iyi beslensin, yanlış arkadaş çevrelerinden uzak dursun diye uğraştık.
Ama yıllar geçtikçe benim için mesele bunların çok ötesine geçti.
Sevindiğinde seviniyordum.
Düştüğünde içim acıyordu.
Başına kötü bir şey gelme ihtimali bile beni korkutuyordu.
Başardığında bazen ondan daha fazla heyecanlanıyordum.
Bir insanın hayatında, gerektiğinde kendinizi hiç düşünmeden önüne atabileceğinizi hissettiğiniz bir çocuk varsa, bunun adı nedir?
Annelik mi?
Teyzelik mi?
Yoksa sevginin nüfus kâğıdında yazmayan başka bir akrabalık biçimi mi?

Bu sorunun peşine düşünce karşıma bilim çıktı.
Ve öğrendiğim şey beni hiç şaşırtmadı.
İnsan yavrusu uzun yıllar boyunca bakıma muhtaç olduğu için, insanlık tarihinde çocuk yetiştirmek hiçbir zaman yalnızca biyolojik annenin işi olmamış. Büyükanneler, kardeşler, teyzeler, halalar, amcalar, dayılar ve kimi toplumlarda kan bağı bile olmayan yetişkinler çocukların bakımına katılmış.
Bilim bunun için alloparenting kavramını kullanıyor.
Yani biyolojik anne ve baba dışındaki insanların bir çocuğun bakımına düzenli olarak katılması.
Dünyanın farklı kültürlerinde bunun başka başka karşılıkları var. Māori kültüründeki whāngai geleneğinden Afrika ve Karayip toplumlarında kullanılan othermothering kavramına kadar, çocukların yalnız iki kişi tarafından değil daha geniş bir aile tarafından büyütülmesi insanlık için hiç de yabancı değil.
Bizde bunun bilimsel adını pek söylemeyiz.
“Teyzem büyüttü beni.”
“Anneannemin elinde yetiştim.”
“Ablam bana annelik yaptı.”
Der geçeriz.
Belki o meşhur sözün anlattığı gibi gerçekten de bir çocuğu büyütmek için bir köy gerekiyor.
Yiğit’in küçük köyü ise dört kadından oluşuyordu.

İşin beni en çok meraklandıran tarafı buydu.
Çünkü annelik yalnızca doğumla başlıyorsa, yıllarca bir çocuğa bakım veren başka bir insanın içinde oluşan o güçlü bağ nasıl açıklanabilir?
Ebeveynlik üzerine yapılan nörobilim araştırmaları burada çok ilginç bir kapı açıyor. Çocuğun günlük bakımını üstlenmek, onun ihtiyaçlarına cevap vermek, ağladığında yanında olmak, tehlikeye karşı onu korumak ve onun duygularını anlamaya çalışmak beynin ebeveynlikle ilişkili sistemlerini etkiliyor.
Yani beynin tek sorusu şu değil:
“Bu çocuk biyolojik olarak benim mi?”
Bir başka soru daha var:
“Bu çocuğun yanında kim duruyor?”
Kim sesine uyanıyor?
Kim korktuğunda koşuyor?
Kim eve geç kaldığında merak ediyor?
Kim başarısızlığında üzülüyor, başarısında gözleri dolacak kadar seviniyor?
Bağ bazen doğumla başlıyor.
Bazen de tekrar tekrar bakım vermekle kuruluyor.
Severek, bekleyerek, endişelenerek, koruyarak ve yıllarca aynı insanın yanında durarak onu yalnız hayatımıza değil, zihnimize de yazıyoruz.
Bunu okuyunca Yiğit’le aramızdaki ilişkinin neden bana hiçbir zaman “teyze-yeğen” tanımına sığmadığını biraz daha iyi anladım.

Elbette biyolojinin önemini küçümsemiyorum.
Hamileliğin, doğumun, emzirmenin ve bir annenin çocuğuyla yaşadığı o benzersiz başlangıcın yerini başka bir deneyim alamaz.
Yiğit’in annesi ablamdır.
Ama hayat bana biyolojinin sevginin tek yolu olmadığını öğretti.
Bir de emek bağı var.
Okul sonucunu beklemek…
İlk iş görüşmesini merak etmek…
Uzaktayken “Acaba iyi mi?” diye düşünmek…
Yanlış yaptığında kızmak ama düştüğünde ilk el uzatanlardan biri olmak…
Ve bazen müdahale etmek için yanıp tutuşurken kendinizi tutup onun kendi hatasını yapmasına izin vermek.
Belki ebeveynliğin en zor taraflarından biri de budur.
Bir çocuğu korumak kadar, zamanı geldiğinde onun önünden çekilebilmek.
Çünkü sevgi sahip olmak değil.
Eşlik etmek.

Yiğit’in yolculuğununu yıllarca çok yakından izledim.
Türkiye, Bulgaristan, Londra derken hayat onu sonunda Amerika’ya götürdü.
Dışarıdan bakıldığında bugün görünen hikâye güzel: Üniversitesini bitirmiş, mesleğini eline almış, New York’ta yaşayan genç bir adam.
Ama o fotoğrafın arkasında başka kareler de var.
Benzin istasyonlarında sabahlara kadar çalıştı.
Bahçe işi yaptı.
Boya badana yaptı.
Hayat önüne hangi işi koyduysa yaptı. Hiçbir işi küçümsemedi.
Bir dönem eski eşyalar ve antikalar bulmaya başladı. Başkalarının gözden çıkardığı parçaları alıyor, elleriyle onarıyor, yeniden değer kazandırıyor ve satıyordu.
Onu izlerken hoşuma giden yalnız para kazanması değildi.
Bir fırsatı görmeyi öğreniyordu.
Bir şeye herkesin baktığı yerden bakmamayı…
Elindekiyle bir şey yaratmayı…
Düşüp yeniden başlamayı…
Belki okul kadar önemli bir eğitimdi bu.
Bugün onunla gurur duyarken yalnızca geldiği noktaya bakmıyorum.
Oraya gelirken kim olduğuna bakıyorum.

Ohio’daydık.
Yiğit evleniyordu.
Yanında Claire vardı. Çin asıllı, dünya tatlısı genç bir kadın. İkisi de mimar. Şimdi New York’ta birlikte kendi hayatlarını kurdular.
Düğünde onları yan yana seyrederken yıllar bir an için birbirine karıştı.
3 yaşındaki Yiğit…
“Aynurişkom” diyen çocuk…
Çalışan, didinen, bazen zorlanan genç adam…
Ve şimdi sevdiği kadının yanında duran yetişkin bir erkek.
Bizim kuşağın çok güzel bir sözü vardır:
“Mürüvvetini görmek.”
Eskiden bu sözü daha çok düğün anlamında düşünürdüm.
O gün başka türlü hissettim.
Mürüvvetini görmek, yalnızca bir çocuğun evlendiğini görmek değilmiş.
Küçücükken elinden tuttuğunuz bir insanın artık sizin elinizi bırakabilecek kadar büyüdüğünü görmekmiş.
Kendi parasını kazanıyor.
Kendi kararlarını veriyor.
Sevdiği işi yapıyor.
Sevdiği insanı bulmuş.
Kendi yuvasını kuruyor.
Bir zamanlar dört kadının çevresinde büyüyen çocuk şimdi kendi ailesini kuruyor.
İnsan sevdiği bir çocuk için daha ne isteyebilir?
Psikolojide sevdiğim bir kavram var: generativity.
İnsanın kendisinden sonraki kuşağa bir şey aktarma, bir başkasının büyümesine katkıda bulunma, yol açma ihtiyacını anlatıyor.
Bunu yalnız anne babalar yapmıyor.
Bir öğretmen öğrencisi için yapabiliyor.
Bir usta çırağı için.
Bir mentor genç bir insan için.
Bir teyze de yeğeni için.
Belki doğurmadan anne olmak da biyolojik anneliğin yerine geçmeye çalışmak değil.
Zaten geçemez.
Başka bir yerde durmak.
“Sen benim değilsin ama senin iyi olman benim için önemli” diyebilmek.
“Düştüğünde yanındayım ama senin yerine yürümeyeceğim.”
“Yolunu gösterebilirim ama hangi yoldan gideceğine sen karar vereceksin.”
Ve sonunda sevdiğiniz çocuğun sizden bağımsız bir hayat kurmasını izleyebilmek.
Belki sevginin en olgun hali biraz da budur.
Bugün Yiğit’in doğum günü.
Artık karşımdaki çocuk 3 yaşında değil.
New York’ta yaşayan, çalışan, sevdiği kadınla hayat kuran yetişkin bir adam.
Ama bazı kelimeler zamanın dışında kalıyor.
“Aynurişkom” gibi.
Ben Yiğit’i doğurmadım.
Onu ablam dünyaya getirdi.
Ama onun için korktum, sevindim, kızdım, bekledim, gururlandım. Gerektiğinde önünde durmak, gerektiğinde arkasından desteklemek, zamanı geldiğinde de kenara çekilip kendi yolunda yürümesini izlemek istedim.
Yıllar içinde sorumun cevabını galiba buldum.
Bir çocuğu dünyaya getirmek biyolojinin mucizesi.
Bir insanın hayatında yıllarca sevgiyle kalabilmek ise ilişkinin mucizesi.
Ve annelik belki yalnızca doğumhanede başlamıyor.
Bazen üç yaşında bir çocuk size dönüyor, dünyada hiç kimsenin kullanmadığı bir isim buluyor ve o tek kelimeyle aranızdaki ilişkinin adını koyuyor:
“Aynurişkom.”
İyi ki doğdun Yiğitişkom.
Claire’le kurduğunuz yuvada sevginiz, neşeniz ve birbirinize duyduğunuz merak hiç eksilmesin.
Sen kendi hayatına doğru yürümeye devam et.
Aynurişkom hep burada.
19 Eylül 2026 - Bir Çocuğu Doğurmadan Anne Olunur mu?
15 Eylül 2026 - Şefin Vicdanı Zeytinyağında Saklıdır
5 Eylül 2026 - Dünyayı Otellerde Öğrendi, Şimdi Bodrum’da Fark Yaratıyor
3 Eylül 2026 - Bodrum’un Kadınları: “Yarın Neredeyiz Kızlar?”
1 Eylül 2026 - Gaziantep Dar Gelince: Mine Özmen’in Peşinde Bodrum’a Bir Lezzet Yolculuğu