Hayatta zamanla öğrendiğim, biraz acımasız görünen bir kural var:
Bedelini ödemediğimiz şeyin kıymetini çoğu zaman bilmiyoruz.
Buradaki bedel yalnız para değil. Emek, zaman, sabır, fedakârlık, sorumluluk… Bir şeyi elde etmek için bizden ne kadar az şey çıkmışsa, onu kaybetmekten de çoğu zaman o kadar az korkuyoruz.
Parasını kendiniz ödeyerek aldığınız pahalı ceketi uçakta kolay kolay unutmazsınız. Aylarca para biriktirerek çıktığınız seyahate başka gözle bakarsınız. Kendi emeğinizle yaptırdığınız evin duvarındaki küçücük çatlak bile gözünüze batar. Bahçenizde ellerinizle yetiştirdiğiniz ağacın kuruması, hazır dikilmiş on ağacın kaybından daha fazla içinizi acıtabilir.
Bir köpeğin sorumluluğunu gerçekten üstlenmek de yalnız mama parasını ödemek değildir. Sabah kalkmak, veterinere götürmek, seyahatinizi ona göre düzenlemek, hastalandığında başında beklemek de ödediğiniz bedeldir.
Sevgi biraz da sorumluluğun içinden geçiyor.
Burada yıllar içinde fark ettiğim önemli bir ayrım var.
Cömertlik, değerli olduğunu bildiğiniz bir şeyi bilinçli olarak karşılıksız vermektir. Ücretsiz emek ise bazen değerli olanın karşı tarafça değersizmiş gibi algılanmasına yol açar.
Aradaki çizgi ince.
Bir kere verdiğiniz fikir ikinci kez beklenir. Bir telefonla çözdüğünüz mesele bir süre sonra görevinizmiş gibi görülür. Açtığınız kapı unutulur; bir sonraki kapıyı neden açmadığınız sorulur.
Hediye bir kez verilir. Hak sürekli talep edilir. Cömertliğin riski, hediyenin zamanla hakka dönüşmesidir.
Bunu iş hayatında defalarca yaşadım.
İnsanlara ücretsiz fikirler verdim. Saatlerce konuştum; strateji anlattım, bağlantılar kurdum, kapılar açtım. Karşımdaki teşekkür etti, not aldı. Bazen ertesi gün söylediklerimin yarısı unutuldu.
Aynı düşünceyi profesyonel danışmanlık çerçevesinde, karşılığı ödenerek anlattığımda ise masadaki herkesin önünde defter açıldığını gördüm. Sorular daha dikkatli soruluyor, tavsiyenin uygulanıp uygulanmadığı takip ediliyordu.
Fikir aynıydı.
Ben aynı kişiydim.
Değişen, fikrin değeri değil, karşı tarafın ona yaptığı yatırımdı.
İnsan para ödediği danışmana yalnız para vermez. Dikkatini de yatırır. Zaman ayırır. Sonuç alma sorumluluğu hisseder.
Konuşmalarda da böyledir. “Gel, bize de iki laf söyle” diye çağrıldığınız toplantıyla, kurumun bütçe ayırarak sizi davet ettiği toplantının havası aynı olmaz.
Bu nedenle öğrendiğim şey şu: Her şeyi ücretsiz vermek cömertlik değildir. Bazen kendi emeğinizin değerini karşı tarafa siz unutturursunuz.
Ama tersi de doğru.
Her şeye fiyat biçmek de güç değildir.
Dostunuza verdiğiniz öğüdün, çocuğunuza gösterdiğiniz sevginin, yaşlı bir insana ayırdığınız zamanın, zor durumdaki birine açtığınız kapının faturası olmaz.
Cömertlik tam burada başlar: Değerini bildiğiniz halde vermeyi seçersiniz. Karşılık beklemeden. Ama seçerek.
İngilizcede güzel bir ifade var: take for granted.
Türkçede tam karşılığını bulmak zor. Kıymetini bilmemek, nasıl olsa var saymak, çantada keklik görmek…
Üstelik bunu yalnız eşyaya yapmıyoruz.
Eşimizi, dostumuzu, anne babamızı, çocuklarımızı; hatta sağlığımızı bile “nasıl olsa var” diye görmeye başlayabiliyoruz.
Bir insan ilişkide sürekli veren, düzenleyen, çözen ve fedakârlık yapan taraf olduğunda bunlar zamanla olağan kabul edilebiliyor. Teşekkür azalıyor. Hayranlık azalıyor. Bazen saygı bile aşınabiliyor.
Çocuklarda da aynı tehlike var.
Her istediğini daha istemeden önüne koyduğumuz çocuğa bolluk sağlayabiliriz; fakat kıymet bilmeyi öğretemeyebiliriz. Bir şeyi beklemeyi, onun için çalışmayı, seçim yapmayı, hatta bazen vazgeçmeyi öğrenmesi gerekiyor.
Miras da farklı değil.
Bir kuşağın kırk yılda oluşturduğu servet sonraki kuşağın eline hiçbir emek ve sorumluluk duygusu olmadan geçtiğinde para aktarılmış olur; fakat o parayı yaratan karakter aktarılmamış olabilir.
Belki meselenin özü burada.
Dostluk zaman ister. Evlilik emek. Çocuk yetiştirmek sabır. Bilgi çalışma. Sağlık disiplin. Servet sorumluluk. Özgürlük ise bazen çok ağır bedeller ister.
Bu yüzden vardığım sonuç “Parasını ödemediğin şeyin kıymetini bilemezsin” kadar kaba değil.
Daha doğrusu şu:
İnsan, hiçbir bedel ödemeden sürekli elde ettiği şeyin değerini unutmaya yatkındır.
Bedel bazen paradır, bazen ter. Bazen zaman, bazen vazgeçtiğiniz başka bir imkân. Bazen sevdiğiniz biri için egonuzdan vazgeçmektir.
Ama hayatımızın en değerli şeylerinin çoğunun üzerinde fiyat etiketi yoktur.
Bir annenin sevgisi, gerçek dostun sadakati, eşinizin zor zamanda yanınızda durması, bir öğretmenin önünüzde açtığı ufuk, hiç beklemediğiniz anda uzanan bir el…
Bunlar ücretsiz olabilir.
Ama bedelsiz değildir.
Çünkü çoğu zaman birileri o bedeli bizim yerimize zamanıyla, emeğiyle, sadakatiyle, sevgisiyle ödemiştir.
Belki zarafet de tam burada başlıyor:
Kendi emeğinin değerini bilecek kadar kendine saygılı; başkasının karşılıksız verdiğinin kıymetini bilecek kadar vefalı olmak.