Krizden Krize: Dünya Sarsılırken Türkiye Neden Hep Biraz Daha Fazla Sallanıyor?

2 Ekim 2026

İnsanlık tarihine krizler üzerinden baktığınızda önünüze ürkütücü bir takvim çıkıyor.

1929 Büyük Buhranı. İkinci Dünya Savaşı. 1973 ve 1979 petrol şokları. 1997 Asya, 1998 Rusya krizleri. 2008 küresel finans çöküşü. Covid-19. Ukrayna savaşı. Ortadoğu’daki çatışmalar. İklim krizi. Siber tehditler. Yapay zekânın açtığı yeni belirsizlikler.

Türkiye’nin yüz yıllık takvimini bunun yanına koyunca daha da ilginç bir manzara çıkıyor.

Biz yalnızca dünyanın krizlerini yaşamadık.

Dünya sakinleştiğinde aradaki boşlukların bir bölümünü de kendi krizlerimizle doldurduk.

Belki bu yüzden benim kuşağım için “kriz” artık olağanüstü bir kelime değil. Çocukluğumuzdan bugüne birkaç yıllık sakin dönemleri hatırlıyoruz ama uzun bir istikrar çağını hatırlamakta zorlanıyoruz.

Daha önemlisi, krize şaşırmayı bıraktık.

Dünya Buhran’daydı, Türkiye devlet kuruyordu

1929’da dünya kapitalizminin çarkları kilitlendi. Bankalar battı, kredi kurudu, ticaret çöktü. ABD’de işsizlik yüzde 25’i aştı.

Türkiye ise henüz altı yaşında genç bir cumhuriyetti.

Küresel çöküş bizi de tarım fiyatları ve dış ticaret üzerinden vurdu. Ama aynı zamanda demiryolları, fabrikalar ve kamu işletmeleri kuruyor, sanayileşmeye çalışıyorduk.

Ardından İkinci Dünya Savaşı geldi.

Savaşa fiilen girmedik fakat savaş ekonomisinin dışında kalamadık: seferberlik, kıtlık, karne, yüksek fiyatlar, ağır vergiler…

İlk dersimizi erken aldık:

Bir dünya krizini siz yaratmamış olabilirsiniz. Ama sonuçlarından kaçamayabilirsiniz.

Dünya petrolü, biz dövizi konuşuyorduk

1973 petrol şoku dünyaya enerjinin yalnız ekonomik bir girdi değil, jeopolitik bir güç olduğunu öğretti.

Türkiye için darbe daha ağırdı.

Petrol ithal ediyorduk, dövize ihtiyacımız vardı. İlk şokun ardından yapısal sorunları çözmek yerine dış finansmanla zaman kazanmaya çalıştık. İkinci petrol şoku geldiğinde ise döviz yoktu, enflasyon yüksekti, dış borç çevrilmekte zorlanıyordu, sanayi ithal girdi bulamıyordu.

Üstelik sokaklarda siyasi şiddet vardı.

Ekonomik kriz siyasi krizle birleşti.

24 Ocak 1980 kararlarının hemen ardından 12 Eylül geldi.

Türkiye’nin sonraki yıllarda defalarca yaşayacağı formül burada ortaya çıktı:

Dışarıdan gelen şok + içeride biriktirdiğimiz kırılganlık = daha büyük Türkiye krizi.

Her krizi de dünya yaratmadı

1994 bunun en açık örneklerinden biri.

Dünyada 2008 benzeri bir finansal çöküş yoktu.

Bizde kamu açıkları, borçlanma, kur politikası ve güven kaybı birleşti. Merkez Bankası birkaç hafta içinde rezervlerinin yaklaşık yüzde 40’ını kaybetti. Lira nisan başına kadar yaklaşık yüzde 60 değer yitirdi.

Bu defa dışarıyı suçlamak zordu.

1994 büyük ölçüde bizim krizimizdi.

Sonra dünya yeniden sallandı.

1997 Asya krizi, 1998 Rusya krizi…

Türkiye bunlardan etkilendi ama zaten yüksek enflasyon, yüksek faiz, kamu açıkları ve kırılgan bankacılık sistemiyle yürüyordu.

Derken 17 Ağustos 1999 Marmara depremi geldi.

Daha yaraları saramadan Kasım 2000 finansal sarsıntısı ve Şubat 2001 krizi patladı.

Ekonomi 2001’de yaklaşık yüzde 7,5 küçüldü.

Ama 2001’in önemli bir farkı vardı.

Kriz yalnız yıkmadı; bizi değiştirmeye de zorladı.

Bankacılık reformu, mali disiplin, daha güçlü düzenleyici kurumlar ve yapısal dönüşüm geldi. Sonraki yıllardaki büyümenin temellerinden biri böyle atıldı.

Belki kriz tarihimizin en önemli derslerinden biri de budur:

İyi yönetilen kriz bazen reformun kapısını açar. Kötü yönetilen kriz ise bir sonraki krizin tohumlarını eker.

2008’de yangın gerçekten dışarıdan geldi

Lehman Brothers battığında İstanbul’da kimse Amerikan ailelerine kötü mortgage kredisi satmamıştı.

Yangın Wall Street’te başlamıştı.

Üstelik Türkiye’nin bankaları 2001 sonrasında eskisinden çok daha sağlamdı. Amerika ve Avrupa’daki türden bir bankacılık çöküşü yaşamadık.

Ama müşterilerimiz mal almayı azalttı. Sermaye akımları daraldı. İhracat, yatırım ve üretim düştü.

Bu kez kriz bizim üretimimiz değildi ama faturası bizimdi.

Covid’de de aynı şey oldu.

Virüsü biz yaratmadık. Ama fabrikalarımız, turizmimiz, uçaklarımız, tedarik zincirlerimiz dünyanın geri kalanıyla birlikte etkilendi.

Daha pandeminin yaraları kapanmadan Rusya Ukrayna’yı işgal etti.

Savaş bizim savaşımız değildi. Fakat enerji ithalatçısı Türkiye için doğal gazdan petrole, tahıldan gübreye kadar faturayı değiştirdi.

Bir de dünya takvimine uymayan krizlerimiz var

Asıl fark burada.

Türkiye’nin kriz tarihine yalnız dünya ekonomisinin gözlüğüyle bakarsak resmi göremeyiz.

Askerî müdahaleler.

Terörizm.

Marmara depremi.

Suriye savaşı ve milyonlarca insanı etkileyen göç dalgası.

15 Temmuz darbe girişimi.

2018 sonrasında kur ve enflasyon baskısı.

6 Şubat 2023 depremleri.

Bunların hepsi aynı türden krizler değil. Bazıları bizim içerideki sorunlarımızdan doğdu, bazıları coğrafyamızdan geldi, bazıları doğal afet.

Ama ortak özellikleri şu:

Dünya sakinleştiğinde bile Türkiye’nin kriz sayacı sıfırlanmıyor.

Krizsiz dönemler teneffüse dönüştü

Ben kendi hayatıma baktığımda bile bunu görüyorum.

1950’lerin sonundaki ödemeler dengesi sıkıntısından 1970’lerin sonundaki ekonomik ve siyasi çöküntüye; 1994’ten 1999’a, 2001’den 2008’e; ardından Suriye’ye, terör saldırılarına, 15 Temmuz’a, 2018 kur şokuna, Covid’e, Ukrayna’ya, yüksek enflasyona, 6 Şubat depremlerine ve Ortadoğu’daki yeni savaşlara…

Elbette aralarda çok başarılı dönemler de yaşadık.

Ama filmi hızlandırıp seyrettiğinizde tuhaf bir duyguya kapılıyorsunuz:

Türkiye’de krizsiz dönemler, kriz dönemleri arasındaki kısa teneffüslere benzemeye başladı.

Daha da önemlisi, biz buna alıştık.

Döviz yükseliyor, şaşırmıyoruz.

Enflasyon geliyor, fiyat etiketlerini değiştiriyoruz.

Deprem oluyor, yaraları sarıp yeniden başlıyoruz.

Savaş çıkıyor, alternatif ticaret yolunu hesaplıyoruz.

Enerji pahalanıyor, başka tedarikçi arıyoruz.

Bu toplum olağanüstü bir uyum kabiliyeti geliştirdi.

Bu bir güç.

Ama aynı zamanda tehlikeli.

Çünkü krize dayanıklı olmakla krizi normalleştirmek aynı şey değil.

Şimdi fark ne?

Bence önümüzdeki dönemi geçmişten ayıran en önemli şey bu.

Eskiden krizleri daha kolay isimlendirebiliyorduk.

1929 finans kriziydi.

1973 enerji kriziydi.

1994 kur ve kamu finansmanı kriziydi.

2001 bankacılık ve finans kriziydi.

Covid sağlık kriziydi.

Şimdi ise krizlerin sınırları kayboluyor.

Bir kriz diğerini doğuruyor.

Enerji şoku cari açığı büyütüyor, kuru ve enflasyonu etkiliyor.

Kuraklık tarımı vuruyor; gıda fiyatları yükseliyor; enflasyon ve toplumsal baskı artıyor.

Büyük bir Marmara depremi yalnız bina yıkmayacak; sanayiyi, bankacılığı, bütçeyi, lojistiği, ihracatı ve sigorta sistemini aynı anda sınayacak.

Bir siber saldırı elektrik şebekesinden bankacılığa, haberleşmeden ulaştırmaya sıçrayabilir.

Yapay zekâ bazı işleri ortadan kaldırırken eğitim sistemi aynı hızla yeni beceriler kazandıramazsa teknolojik dönüşüm sosyal krize dönüşebilir.

ABD-Çin rekabeti ticaret, yarı iletkenler, kritik mineraller, yatırım ve teknolojiyi farklı bloklara ayırabilir.

Karadeniz ve Ortadoğu’daki savaşlar bizi aynı anda güvenlik, enerji, ticaret ve göç üzerinden etkileyebilir.

Bütün bunların arkasında ise yavaş ilerlediği için günlük siyasette yeterince korkmadığımız iklim, su ve gıda krizi var.

Dolayısıyla önümüzdeki büyük tehlikenin adı belki de 1929 veya 2008 gibi tek bir kriz olmayacak.

Krizlerin krizi olacak.

Peki ne yapacağız?

Yüz yıllık hikâyeden benim çıkardığım beş ders var.

Birincisi, kendi krizimizi üretmemeliyiz. Sağlam para, mali disiplin, güçlü rezerv, sağlıklı bankacılık ve öngörülebilir hukuk bunun için gerekli.

İkincisi, dayanıklılığı verimlilik kadar önemsemeliyiz. En ucuz enerji, en ucuz tedarikçi veya en düşük stok her zaman en güvenli seçenek değildir.

Üçüncüsü, depremi artık yalnız inşaat meselesi olarak görmemeliyiz. Marmara’nın güvenliği Türkiye’nin ekonomik güvenliğidir.

Dördüncüsü, enerji, su, gıda, teknoloji ve siber güvenliği ulusal güvenliğin parçası haline getirmeliyiz.

Beşincisi ve belki de en önemlisi, kurumlarımızı güçlendirmeliyiz. Çünkü para krizinden de depremden de siber saldırıdan da sonunda insan, kurum ve yönetim kalitesiyle çıkıyoruz.

Türkiye’nin bundan sonraki kalkınma modelinin merkezine bu nedenle yalnız “büyüme” kelimesini koymak yetmez.

Bir kelime daha gerekiyor:

Dayanıklılık.

Dünya krizlerden kurtulmayacak.

Türkiye de kurtulmayacak.

Asıl mesele kriz yaşayıp yaşamamak değil. Öyle bir dünya zaten yok.

Mesele, kriz geldiğinde yıkılmamak; geçtikten sonra ders çıkarmak ve aynı krizi birkaç yıl sonra kendi ellerimizle yeniden üretmemek.

Çünkü yüz yıllık hikâyemizin belki de en rahatsız edici tarafı krizlerin çokluğu değil.

Krize alışmış olmamız.

Şimdi yapmamız gereken de tam bunun tersi:

Krizlerle yaşamaya alışmış bir Türkiye’den, kriz gelmeden hazırlanan bir Türkiye’ye geçmek.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.