Ben O Değilim – Ben Buyum Gayreti

5 Ekim 2026

Mehmet Öğütçü, “Fazla Parlatılan Şey Neyi Saklar?” başlıklı yazısında şöyle diyordu:

“Bir şeyi olduğundan çok daha iyi göstermeye çalışıyorsanız, insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Acaba altında ne var?”

Belki de mesele, bir şeyi fazla parlatmaktan daha derin.

Bazen insan görüşünü değiştirmiyor.

Mindset’ini değiştiriyor.

Türkçede buna “zihniyet” diyebiliriz. Ama tam karşılığı değil.

Burada söz konusu olan yalnızca ne düşündüğümüz değil; dünyayı hangi yerden gördüğümüz, gördüğümüzü nasıl yorumladığımız ve kendimizi o görüntünün neresine koyduğumuz.

Görüş değiştirmek başka.

Mindset değiştirmek başka.

Birincisinde düşünce değişiyor.

İkincisinde düşüncenin zemini.

Bu ayrım, iletişimde de önemli.

Çünkü “iletişim kurmakla” “anlaşmak” aynı şeyler değil.

Aynı dili konuşabilir, aynı kelimeleri kullanabiliriz.

Ama yine de birbirimizi anlamamız imkânsızlaşabilir.

Çünkü biri bir davranışı görür.

Diğeri o davranış için hazırlanmış açıklamayı.

Biri “Ne oldu?” diye sorar.

Diğeri, “Bunun nasıl görünmesi gerektiğinin” peşindedir.

Burada artık yalnızca görüş ayrılığı yoktur.

Anlaşabilmeyi zorlaştıran ayrı bir zihinsel çerçeve vardır.

Mindset onun karşılığı.

Paul Valéry’ye atfedilen şu dizeler, böyle bir durum için söylenmiş gibi:

“Elimi dostça omzuna koydum,
meğer yarası tam oradaymış.”

Bazen insan gördüğünü anlamaz.

Daha doğrusu, görmek istemediği yere kadar görür.

Hakikat orada bir an belirir.

Ama zihin hemen başka bir açıklamaya geçer.

Görmeye kapalı biri hakikati göremez.

Belki sezer.
Ama hızla geçer oradan.

Geçenlerde bir gazete yazısında bir gece anlatılıyordu.

Yazar, davetli olduğu bir sergiden, bir kutlamadan, bir çevreden söz ediyordu. İsimler, mekânlar, tanıdık yüzler, gecenin havası…

İlk bakışta yalnızca bir sosyal olay yazısıydı.

Fakat dikkat edince, anlatılan geceden çok, yazarın o gece içindeki konumu görünüyordu.

Davetli olduğu bir dünyayı, bir kez daha, sanki öteden beri ait olduğu bir dünya gibi anlatıyordu.

İşte burada mesele, gecenin nasıl geçtiğinden çıkıp gecenin nasıl anlatıldığına geliyor.

“Ben de buradaydım” başka bir cümledir.

“Ben zaten buradaydım” başka.

İlkinde bir olay vardır.

İkincisinde bir konum.

İnsan bazen gerçeği değiştirmeden, gerçek içindeki yerini değiştirir.

Sonra o yeni yerden bakmaya başlar.

Erving Goffman’ın yıllar önce gündelik hayat üzerinden işaret ettiği mesele burada karşımıza çıkıyor:

İnsan yalnızca ne yaptığını değil, başkalarının kendisini nasıl göreceğini de gözetir.

Böyle bakınca o gazete yazısındaki gece başka türlü okunabilir. Mesela “bir parlatma” olarak.

Yalnızca yaşanmış bir gecenin kaydı değil, diye düşünebilir.

Altında, bir konumlandırma çabası görebilir.

Bir anlatının içinde uygun yere yerleşme gayreti.

“Ben O Değilim – Ben Buyum” arasındaki gayret tam o noktada başlıyor.

Çünkü insan yalnızca başkalarının kendisini nasıl gördüğünü değiştirmek istemiyor.

Kendi anlatısının içinde kendini doğrulamak istiyor.

Bu yüzden bazen görüşünü değiştirmesine gerek kalmıyor.

Sadece baktığı yeri değiştiriyor.

Dün dışarıda gördüğü şeyi bugün içeriden görmeye başlıyor.

Dün “benim çevrem değildi” dediği yer, bugün “zaten içinde olduğum dünya” haline geliyor.

Bu ille de bilinçli bir davranış olmayabilir.

İnsan kendi kurduğu açıklamaya zamanla gerçekten inanabilir.

İşte mindset’in daha rahatsız edici tarafı burada.

Gerçeği değiştirmeden, gerçeğin içindeki yerini değiştirmek.

Biri olanı görür.

Diğeri olanın nasıl görünmesi gerektiğini.

Biri yaşananı anlatır.

Diğeri yaşananın kendisi hakkında ne söylemesi gerektiğini.

Ve ikisi aynı dili konuşuyor olabilir.

Ama artık aynı dünyadan söz etmiyorlardır.

Belki de en büyük anlaşmazlıklar, görüşlerimiz ayrıldığında değil; aynı şeye bakarken, başka başka şeyler gördüğümüzde başlıyor.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.