Dünyada olup bitenlerin açıkça konuşulmasının önüne bir kez daha kurnazlık kalkanı çıkarılıyor.
Dün olanlar bir kez daha gösterdi: Dünya böyle devam edemeyecek.
İnsanların sokaklara aktığı şehirler çoğalıyor.
Sesini duyurma peşindeki toplumsal kesimler her hafta artıyor.
Devlet başkanları uçaktayken gece gece anayasa mahkemeleri basılıyor.
Seçimle iktidardan düşen başkanlar ülkelerinden kaçıyor.
Silikon Vadisi çalışanları greve gidiyor.
Ateşli savunucuları suspus olurken, CEO’ları yapay zekâ kurumlarını bırakıyor.
Her hafta-sonu biraz daha yükselen, giderek yayılan bir huzursuzluk var.
Birileri bunu “yönetim krizi” olarak göredursun, ülkelerin bütçelerini ‘savunma yatırımı’ adı altında göz göre göre çökerten savaş makineleri kıtalar arasındaki mesafeleri kısaltıyor…
Görüş ve çıkar ayrılıklarıysa, insanları birbirinden her gün biraz daha uzaklaştırıyor.
Üstelik bu ‘yönetme meraklıları’ gerçeği görmeyenler filan değil. Gerçeği gördükleri hâlde, başkalarının neyi görmesi gerektiğini kendi akıllarınca belirlemeye çalışanlar.
Eskiden bunu yönetici olmak arzusunun bir sapması olarak görürdüm.
Ama itiraf ederim ki, olup bitenler bu kadar ayyuka çıkmışken sürdürülen bu ısrarın ardında başka niyetler aramaya başladım.
Çünkü “yönetim krizi” teşhisi artık bana masum bir görüş gibi görünmüyor.
“Düzenin kendisini” tartışma dışında tutmaya, tutmaya mecbur olanlara yarıyor.
Sorun düzende değil, onu yönetenlerdeymiş gibi gösteriliyor.
Böylece “itirazın hedefi” iyi niyetli diyemeyeceğim bir çabayla değiştiriliyor.
İnsanların neye karşı çıktığı ortadayken, onları kimin ve nasıl yöneteceği tartışılıyor.
Önerilen çözüm de belli:
Daha yetenekli yöneticiler, daha etkili kurumlar, daha doğru politikalar, tırnak içinde, “daha iyi bir yönetim”…
Ama sonuçta “aynı sistem”!
Düzenin yarattığı sorunlara, “yine o düzenin içinden çözümler” -faşizan tedbirler dışında- biraz çaresizce pazarlanıyor.
Oysa dünyanın farklı yerlerinde pıtrak gibi çoğalarak büyüyen huzursuzluk yalnızca kötü yönetilmekten kaynaklanmıyor.
İnsanlar, iyi yönetilse bile kendilerine “adil bir hayat” sunamayacağını yaşayarak gördüğü bir sisteme itiraz ediyor.
Fark burada.
Birinde yöneticiler değişiyor, sistem korunuyor.
Diğerinde kapitalizmin son evresi olan o sistemin kendisi sorgulanıyor.
Halkın itirazı, giderilmesi gereken bir yönetim aksaklığına indirgenmeden.
Adil olmayan seçkinci bir düzenin meşruiyetini tartışmaya açılmasından kaçmayarak.
Peki, her yerden yükselen huzursuzluğu bir “yönetim krizi” olarak göstermeye çalışmanın manası ne?
‘Yönetilemeyen bir dünyayı’ mı anlatmaya çalışıyorlar?
Yoksa, artık kabul görmeyen bir düzenin tartışılmasını önlemeye mi çalışıyorlar?
Ya sorun dünyanın kötü yönetilmesi değil, iyi yönetilmesi istenen düzenin kendisiyse?
Bu soru yalnızca siyasal iktidarları ilgilendirmiyor.
Onlara alternatif olduğunu söyleyenleri de.
Teknokratları, piyasa aktörlerini, düzenin devamı için durmadan yeni yönetim modelleri önerenleri de tartışmaya açıyor.
Çünkü yönetim becerisini tartışmanın merkezine koyanlar, “değişimin sınırlarını” da kendi zihniyetleriyle peşinen çiziyor.
Halkların neyi değiştirmek istediğini dinlenmeden, nelerin değişmeden kalacağına karar veriyorlar.
Değişimi savunuyorlar. Ama değişecek olanı kendileri belirlemek istiyorlar.
Dünya sakinken finans gazetelerinde, internet mecralarında düzenin gerçeklerini eleştirir görünenler, değişim sokaklara taşındığında gerçek tavırlarını gösteriyor.
Düne kadar değişimden söz edenler, değişim gerçekten kapıya dayandığında, beslendikleri sistemin amblemini taşıyan şapkalarını başlarına geçiriyor.
Çünkü konfor alanları onu gerektiriyor.
Daha fenası, cıcığını bildikleri düzenin sarsılması endişesiyle onun yanında saf tutukları anlaşılmıyor sanıyorlar.
Anlaşılıyor ki, eleştirdikleri düzen değil, o düzenin yönetilme biçimiymiş.
Düzen tartışılmasın, yönetim tartışılsın.
İtiraz düzene yönelmesin, iş ciddiye binice, onları teknedeki safralar gibi görülerek atılan yöneticilere yönelsin.
Bundan kaçınmak için adını yazmak istemediğim şapkalarından bu kez de “yönetim krizi” kartını çıkaranların, değişimi mevcut düzene itiraz olarak değil, teknolojik hegemonyanın hedefleri doğrultusunda gerçekleşecek bir süreç olarak görenlerle aynı şapkayı giyenler olmaları da doğrusu beni şaşırtmıyor.
Neyi bekliyor insanlık?
“Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir; tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” sözünü doğrularcasına, savaşı mı?