Düşüncelerini neredeyse bütünüyle “değişim” üzerine kurmuş bazı insanların, başta Fransa olmak üzere birçok ülkede değişim talepleriyle başlayan sokak protestoları hakkında tek satır olsun görüş belirtmemeleri dikkatimi çekiyor.
Oysa yıllardır değişimden söz ediyorlar.
Teknolojinin dünyayı değiştireceğini, gençlerin geleceği yeniden kuracağını, mevcut alışkanlıkların, hatta “eski bildiklerinin” terk edilmesi gerektiğini anlatıyorlar.
Konferanslarda, yazılarında ve toplantılarda konu hep değişimin kaçınılmazlığı; kendilerini bu dönüşümün öncüleri arasında görüyorlar.
Ama değişim, kendi projelerinin dışına çıkıp sokaklarda toplumsal bir talebe dönüştüğünde suskunlaştılar.
Bu tutum bana Alain Badiou’nun insan üzerine düşüncelerinde öne çıkan bir görüşü hatırlatıyor.
İnsan yalnızca içinde bulunduğu koşulların ürünü değildir.
Karşılaştığı bir hakikate bağlanarak başka bir hayatın öznesi olabilir.
Peki, başka bir hayatın mümkün olduğunu anlatan insan, bu imkân kendi düşüncelerinin ve projelerinin dışında ortaya çıktığında neden suskunlaşır?
Badiou’ya göre önemli olan, bir hakikati fark etmekten çok ona sadık kalabilmektir.
Bir doğruyu bilmek, ona göre yaşamak anlamına gelmez. Fark, o doğru karşısında ne yaptığımızda ortaya çıkar.
Badiou’nun düşüncesinde gerçek değişim, mevcut düzenin kendi sınırları içinde yenilenmesinden ibaret değildir.
O düzenin mümkün görmediği bir imkânın ortaya çıkması ve insanların bu imkâna bağlı kalarak harekete geçmesiyle ilgilidir.
Bu nedenle değişimin öznesi, her zaman onu önceden tasarlayan, planlayan veya yöneten kişi olmayabilir. Bazen değişim, mevcut düzenin kendilerine biçtiği rolü kabul etmeyen insanların eylemleriyle başlar.
Fransa’daki toplumsal başkaldırıya biraz da bu açıdan bakılmalı.
Sokaklara çıkan insanların hepsinin aynı şeyi düşündüğünü ya da aynı geleceği istediğini söylemek mümkün değil.
Ancak ortak bir itirazları var: İçinde yaşadıkları koşulları değişmez kabul etmek istemiyorlar.
Elbette kimse bu insanların bütün taleplerini benimsemek, yöntemlerini onaylamak ya da gösterilere katılmak zorunda değil.
Yine de değişimi düşüncelerinin merkezine yerleştiren insanların bu protestolar karşısındaki sessizliği şu soruyu akla getiriyor:
Acaba burada iki farklı değişim anlayışı mı var?
Birinde değişim; teknolojik gelişmelerin, girişimciliğin, yatırımların ve yeni iş modellerinin sonucu olarak görülüyor.
Bu, mevcut sistemin içinde kalan bir proje.
Diğerinde ise insanlar, içinde yaşadıkları koşullara itiraz ederek gelecekleri üzerinde söz sahibi olmak istiyor.
İlkinde değişimin yönünü büyük ölçüde projeleri ve yatırımları belirleyenler tayin ediyor. İkincisinde ise değişimin yönünü ve sonuçlarını önceden denetlemek mümkün değil.
Belki de rahatsızlık burada başlıyor.
Çünkü değişim talebi, yeni ekonomik fırsatların ötesine geçip bölüşüm düzenini, toplumsal ayrıcalıkları ve karar verme yetkisini sorguladığında, değişimden söz edenlerin kendi konumları da tartışmaya açılıyor.
Değişimin yalnızca sonuçları değil, onu kimin başlatacağı ve yönlendireceği de önem kazanıyor.
Badiou’nun düşüncesinden hareketle burada bir ayrım yapılabilir:
Mevcut sistemin sunduğu imkânlardan yararlanarak onu yenilemek başka, sistemin kimlere hangi imkânları tanıdığını sorgulamak başka.
Birincisinde değişimin sınırları büyük ölçüde baştan belirlenmiş olabilir. İkincisinde ise o sınırların kendisi tartışmaya açılıyor.
Bu yüzden sokaklardan yükselen talepler, yalnızca mevcut koşullara değil, değişimin nasıl ve kimler tarafından gerçekleştirileceğine ilişkin yerleşik anlayışlara da itiraz ediyor olabilir.
Elbette suskunluk tek başına bir insanın ne düşündüğünü kanıtlamaz. Ancak sürekli konuştuğu bir konuda, düşüncelerinin sınanabileceği bir gelişme karşısında sessiz kalması da dikkat çekiyor.
Belki de değişimden söz edenlerin bir bölümünün asıl sınırı, içinde yaşadıkları koşullar değil; bu koşulların kendi iradeleri dışında değişebilmesi ihtimali.
Çünkü değişimi istemekle, değişimin başkaları tarafından başlatılmasını ve yönlendirilmesini kabul etmek aynı şey değil.
Değişimi savunanlar, mevcut sistemin değişmesini mi istiyor, yoksa o sistem içindeki kendi konumlarını koruyarak değişimi yönetmeyi mi?
Değişim isteğinin her şeyden önce samimiyete ihtiyacı var.
Bu samimiyet de en çok, başkalarının değişimin yönünü belirlemede söz sahibi olmasına ne ölçüde açık olunduğunda ortaya çıkıyor.
Belki de mesele, insanın yalnızca düşüncelerinde değil, o düşüncelerin gerektirdiği tercihlerde de özgür ve hakiki olabilmesi.