Henüz öğrenci olan bir kuşağın sistemin yüzüne çarpmaya çalıştığı “gelecek umutsuzluğu”nu, o umutsuzluğu yaratan yakın dönemin acımasız işleyişine bir ucundan destek verenler için utanç verici buluyorum.
Yaşanan vandallıkların herkes gibi ben de farkındayım, ama o gençlerle birlikte anaların, babaların, yaşlıların, emeklilerin de sokaklarda yürüdüğünün farkındayım.
Geçen cumartesi günü 500 bin kişinin sokaklarda olduğunu söylüyor Fransız resmî organları.
Bu herhalde ülkelerinde yarım milyon terörist olduğu anlamına gelmiyor.
Bir düzenin yanlışlarını bilmekle, o yanlışlar karşısında kendi konumunu sorgulamak maalesef aynı şey değil.
Belki bu yüzden, insanın “bildiği doğru karşısında ne yapmayı tercih ettiği” üzerinden değerlendirilmesi bana ilginç gelir.
“Ağacın kurdu kendinden olur” derler.
Bu sözdeki “kurt”u, insanın kendi bildikleri olarak da düşünmek bence mümkün.
İnsanı içinden kemiren, bazen bilmediği şeyler değil, bildiği hâlde gereğini yapmadığı doğrulardır.
Yeni gençlik hakkında yıllardır yazdıklarıyla da bilinen Alain Badiou, bu meseleye farklı bir felsefi açıdan yaklaşma imkânı veren önemli düşünürlerden biri.
Özellikle hakikat, olay, sadakat ve özgürleşme kavramları üzerinde duran, sokakları bir kez daha kaynayan bir Fransız.
Badiou’nun düşüncesinden hareketle sorulabilecek sorulardan biri şu:
“İnsan, içinde yaşadığı düzenin kendisine sunduğu imkânlarla mı yetinmelidir, yoksa o düzenin mümkün görmediği yeni bir hakikatin ortaya çıkmasına katkıda bulunabilir mi?”
İnsan yalnızca koşullarının ürünü değildir çünkü.
Karşılaştığı bir “hakikat”e bağlı kalarak başka bir hayatı seçebilir.
Ama bunun bir bedeli olacaktır.
Çünkü insanın bildiği doğruya sadık kalması, bazen içinde yer aldığı düzenin kendisine sağladığı imkânlardan, ayrıcalıklardan, hatta saygınlıktan vazgeçmesini gerektirebilir.
İşte o zaman insanın ne düşündüğünden çok, ne yapmayı tercih ettiği önem kazanır.
Bu meseleyi Oscar Wilde’ın Dorian Gray’in Portresi romanıyla da ilişkilendirebiliriz.
Dorian Gray’in yüzü gençliğini, güzelliğini ve masumiyetini korurken, işlediği kötülüklerin izleri gizlediği portresine yansır.
İnsanlar onun yüzünü görür, portresini görmez.
Ama Dorian ikisini de bilir.
Romanın bu yazı için hatırlattığı insan davranışı, sadece kötülüklerini başkalarından gizleyebilmesi değil.
Kendi portresinde ne biriktiğini bildiği hâlde, başkalarının gördüğü yüzle yaşamaya devam edebilmesi.
Belki de “insanın içindeki kurt” burada yaşıyor:
Başkalarının bilmediklerini kendisinin bilmesinde.
Ve bildiklerinin gerektirdiği yüzleşmeden kaçınmasında.
Çünkü insanın kendisi hakkında bildikleri, başkalarının onun hakkında düşündüklerinden farklıdır.
İnsan başkalarının takdiriyle yaşamayı seçebilir. Böylelikle onların gözünde saygınlığını da koruyabilir.
Ama bütün bunlar, kendi içinde sakladığı ve kendisini bir kurt gibi kemiren bildiklerini ortadan kaldıramaz.
Badiou’nun hakikate sadakat düşüncesiyle Wilde’ın romanı, farklı yönlerden aynı soruyu düşündürüyor:
O soru çok yalın:
İnsan, bildiği gerçekle karşılaştığında ne yapar?
Onun gerektirdiği hayatı mı seçer, yoksa bildiğini bilmezden gelerek yaşamaya devam mı eder?
Yaklaşık yarım yüzyıldır insanlığa büyük kötülükler yaşatmış bir dönemin bütün foyaları dökülürken, içlerinde tanıdıklarım da olan çok kişiyi böyle bir sınavın beklediğini düşünüyorum.
Yıllarca savundukları düşüncelerle, verdikleri desteklerle küçük veya büyük bir parçası oldukları düzenin gerçekleri arasındaki mesafeyi artık görmemeleri zor.
Kimi susmayı, kimi görmezden gelmeyi, kimi de olup biteni eski sözleriyle açıklamayı sürdürebilir.
Bu herkesin kişisel tercihi.
Ama insanın bildikleri de kendisiyle birlikte yaşamaya devam edecektir.
Dorian Gray’in hikâyesinde gözardı edilemeyecek bir ayrıntı vardır:
Romana adını veren portre, başkaları görmese de değişiyordu.
Ağacın kurdu kendinden olur.
Bazen o kurt, insanın bildikleridir.