Paris'te olaylar akşam saatlerinde yaşandı. Halklar sokaklarda kendilerine dayatılan ekonomik düzenin “insana” maliyetini sorgularken, finans dünyası toplumların itirazlarının “piyasalara” maliyetini hesaplıyor.
Aynı dünyanın bu iki ayrı muhasebesi artık su kaldırmıyor.
Birinde insan hayatı, ötekinde yatırımcının beklentileri var.
Dünya politikacılar tarafından yönetiliyor gibi görünürken, aslında paranın ve ona bağlı kazanç hesaplarının etrafında dönüyor olduğunu herhalde en iyi politikacıların kendileri bilir.
Siyaset erbabı kendini dinletmek için adeta yırtıp dururken, halkın gündeminin rüşvet, hırsızlık, fon, kara para, talan ve yalanla dolup taşması bundan.
Savaşlarda çocuklar okullarına düşen bombalarla can verirken bile gözler piyasa ekranlarında, petrol fiyatlarında, altın borsalarındaysa, dünyayı hangi önceliklerin yönettiği artık kimse için sır değil.
Ama huylu huyundan vazgeçmiyor.
Milyonlar hikâye, milyarlarla ilgili haberler havada uçuyor.
Taa Paraguay’da da dert aynı.
Birilerinin kendilerini söğüşlemesinden bıkmış halkın sokaklara akan hoşnutsuzluğunun ardında da ekonomik ve siyasi tercihlerin toplumlara ödettiği bedel var.
Fransa’da geçim sıkıntısı, ücretler, hayat pahalılığı derken toplumsal huzursuzluk büyüyor.
Finans kuruluşlarını hedef alan siber saldırılar da paranın etrafındaki güvensizliğin başka bir boyutunu gündeme getiriyor.
Fransa’da 5 Kasım gösterilerinin ardından hükümetin ücretleri ve hayat pahalılığını görüşmekten söz eder hâle gelmesi, sokaktaki hoşnutsuzluğun artık görmezden gelinemeyeceğinin işareti.
Yelkenler suya iniyor.
Financial Times ise elbette tabiatı icabı bütçe açığının, kamu borçlarının ve yatırımcıların endişelerinin peşinde:
Yani, adam ölmeden borcunu öder mi, ödemez mi!
Sözün bittiği, çoluk çocuğun can, kasabın et derdinde olduğunun gün gibi görüldüğü yerdeyiz.
Bu yalnızca aynı olaylara farklı açılardan bakmakla açıklanabilecek bir uçurum değil.
Çünkü insanların hayatlarını etkileyen ekonomik kararlar, giderek o kararların sonuçlarına katlanmak zorunda olmayanların önceliklerine göre biçimleniyor.
Üstelik bu öncelikler, çoğu zaman toplumların da ortak çıkarlarıymış gibi sunuluyor.
Sabahtan akşama piyasaları anlatanların, dünyadaki her gelişmeden bir yatırım fırsatı çıkaranların sosyal medya gündeminde ise sokaklara taşan bu hoşnutsuzluğa pek yer yok.
Her konuda görüş bildirenler, kendi dünyalarının sorgulandığı yerde suskun.
Oysa finansal hesaplarla toplumsal gerçekler arasındaki uçurum, yalnızca gelir dağılımındaki adaletsizliği değil, bir düşünme biçiminin vardığı yeri de gösteriyor.
İnsanın ihtiyaçlarını, emeğini ve geleceğini ekonomik hesapların birer değişkenine dönüştüren anlayış, sonunda kendi yarattığı toplumsal hoşnutsuzluğu bile yeni hesapların konusu yapıyor.
İnsanlar geçinemedikleri için sokaklara çıkıyor, piyasalar onlar sokaklara çıktıkları için kendi hesabının kitabının derdine düşüyor.
Birileri artık can havliyle haykırırken, başka birileri yaptığını en iyi kendisi biliyor ve susuyor.
Toplumların hayatından ve gerçeklerinden giderek uzaklaşan finans dünyası ise onların geleceği üzerinde belirleyici olmaya devam ediyor.
Üstelik kendi başarısızlıklarının sonuçlarını bile yeni kazanç imkânlarına dönüştürebilen bir işleyişle.
Böyle bir düzende sorunu birkaç yanlış ekonomik karara, birkaç sorumsuz yöneticiye veya piyasalardaki geçici güvensizliğe bağlamak, asıl meseleyi gözden kaçırmak değil mi?
Neşter oraya vurulamadıkça her çaba boşa kürek.
Hakkaniyeti geçelim, bu sistem insani değil.
Mesele insan onuruna dayanmış durumda.
İnsanın hayatını, emeğini ve geleceğini kendi hesaplarına tabi kılan bir düzenin, yine aynı hesaplarla insanlık için doğru sonuçlar üreteceğini beklemek…
Bu, düpedüz oksimoron.