Fransa’nın siyasal parti adları üzerinden bir toplumun değişimini okumak
Paris’te Cumhuriyet Meydanı’nı gözümün önüne getiriyorum.
Meydanın ortasında, elinde zeytin dalıyla yükselen Marianne heykeli; çevresinde toplanan insanlar, bayraklar, pankartlar.
Cumhuriyetin sembolü meydanın ortasında duruyor. Ama cumhuriyetin ne anlama geldiği konusunda herkesin aynı şeyi düşündüğünden emin olmak zor.
Meydana adını veren “cumhuriyet fikri”, Fransa’da krallığa ve soyluların ayrıcalıklarına karşı verilen mücadelenin içinden doğdu.
Egemenliğin kaynağı artık kral değil, halk olacaktı.
Yurttaşlık, eşitlik ve halk egemenliği düşünceleri Fransa’nın sınırlarını aşarak dünyanın siyasal dilini değiştirdi.
Bugün aynı ülkede başka bir soru soruluyor:
Cumhuriyetin anlamı, halkın ortak iradesinden uzaklaşıp siyasi ve ekonomik gücü elinde tutan yeni bir zümrenin kendi öncelikleri doğrultusunda yönettiği bir düzene mi dönüşüyor?
Eğer henüz dönüşmediğini düşünenler varsa, Fransa’nın siyasi partilerinin adlarına bakmak bile bu değişimi düşünmek için bir başlangıç olabilir.
Emmanuel Macron’un hareketi önce En Marche! (“İleri!”) adıyla ortaya çıktı. Ardından La République En Marche! (“Yürüyüşteki Cumhuriyet”), 2022’de ise Renaissance (“Yeniden Doğuş”) adını aldı.
Jean-Luc Mélenchon’un hareketi La France insoumise: “Boyun Eğmeyen Fransa”.
Marine Le Pen’in partisinin eski adı Front National (“Ulusal Cephe”) idi. 2018’de Rassemblement National (“Ulusal Birlik”) oldu.
Ya girilen yolda ileri gitmek, yeniden doğmak…
Ya da cumhuriyetin egemenliğinin değiştirilmesine boyun eğmemek, cumhuriyet etrafında ulusal birlik sağlamak…
Böyle bakıldığında adlar yalnızca siyasi programları değil, topluma seslenmenin değişen dilini de gösteriyor.
Altı ay sonra yapılacak seçimlerin konuşmaları şimdiden duyulmaya başlıyor. Yabancı ve İslam karşıtlığı, yalnızca Fransa’da değil, Avrupa ölçeğinde de gidişatın kokusunu veren erken bir söylem olarak öne çıkıyor. Cumhuriyetin eşit yurttaşlık vaadiyle bu dilin nasıl yan yana getirilebildiği de üzerinde durmaya değer.
Oysa Fransa’nın yakın siyasi tarihinde başka adlar ağırlıktaydı.
Valéry Giscard d’Estaing’in çevresinde şekillenen UDF (Fransız Demokrasisi Birliği), Jacques Chirac’ın RPR’si (Cumhuriyet İçin Birlik), daha sonra merkez sağın önemli bölümünü bir araya getiren UMP (Halk Hareketi İçin Birlik). UMP, 2015’te Les Républicains (“Cumhuriyetçiler”) adını aldı.
Merkez solda ise François Mitterrand ve François Hollande dönemlerinde ülkeyi yöneten Sosyalist Parti vardı.
Bir zamanlar Fransa’nın yönetimini belirleyen bu partiler ve gelenekler bugün eski ağırlıklarını büyük ölçüde kaybetmiş durumda.
Macron’un yükselişi bu çözülmenin bir başka açıdan da dikkat çekici örneğiydi.
Macron, mevcut partilerden birinin başına geçerek değil, 2016’da kendi siyasi hareketini kurarak cumhurbaşkanlığına yürüdü.
Bir yıl sonra seçimi kazandı. Köklü bir parti kendi içinden yeni bir lider çıkarmamış, yeni bir lider kendi partisini ortaya çıkarmıştı.
Bu kadar kısa sürede gerçekleşen yükseliş, bana toplumun içinden gelişen bir siyasi hareketten çok, toplumun dışındaki güçlerin de iteklediği bir siyasi oluşumu düşündürüyor.
Bir zamanlar partiler, toplumsal kesimlerin uzun yıllar içinde oluşturduğu siyasi örgütlerdi. Şimdi bir liderin çevresinde kısa sürede kurulan hareketler, yerleşik partilerin önüne geçebiliyor.
Fransa’nın siyasal sözlüğünde işçi sınıfı, emek, eşitlik, dayanışma gibi kavramları temsil eden güçlü bir başka gelenek de vardı.
Fransız Komünist Partisi, özellikle savaş sonrasının toplumsal ve siyasal hayatında önemli bir ağırlığa sahipti. Bugün o ağırlıktan söz etmek güç.
Elbette siyasi partilerin adlarının değişmesi, tek başına toplumun değiştiğini kanıtlamaz.
Ama iletişim tecrübesi olan biri olarak, hangi sözcüklerin öne çıkarıldığına bakmanın, siyasetin kendisini nasıl sunduğunu anlamaya yardımcı olabileceğini bilirim.
Ortak hayatın nasıl düzenleneceği, ekonomik gücün nasıl bölüşüleceği gibi soruların yerini giderek kimlikler, korkular, vaatler ve liderler arasındaki yarış mı alıyor?
Bu tabloyu, küresel güç mücadelesinin yanı sıra, Fransa’nın uzun yıllar yararlandığı sömürge gelirlerinin ve eski ekonomik ayrıcalıklarının değişen koşulları içinde de değerlendirmek gerekiyor.
Daha önemlisi, halk egemenliği hâlâ cumhuriyetin belirleyici ilkesi mi, yoksa seçimlerle onaylanan ama ekonomik gücün sınırlarını pek az değiştiren bir temsil düzenine mi dönüşüyor?
Fransa’daki bu değişim yalnızca Fransa’yı ilgilendirmiyor.
Bir yanda hayat pahalılığına, eğitim ve kamu hizmetlerindeki sorunlara, giderek ağırlaşan geçim koşullarına itiraz eden; itiraz biçimlerini eleştirerek susturamayacağımız kitleler var.
Öte yanda aynı gelişmeleri piyasaların nasıl tepki vereceği üzerinden izleyen birkaç avuç kişi.
Onların zihniyetiyle, bir hafta sonu sokaklarda yaşananlar, onu izleyen pazartesi sabahı piyasa ekranlarında başka bir dile çevriliyor.
Birileri için mesele hayatını sürdürebilmek.
Başkaları için aynı gelişmeler, yatırımlarını yeniden konumlandırmayı gerektiren ekonomik işaretler.
Oysa dünyanın piyasa ekranlarından ibaret olmadığını görmek için televizyon ekranlarındaki görüntülere daha dikkatli bakmak yeterli.
Soğuk geçmesi beklenen kışın sokaklardaki itirazları nasıl etkileyeceği henüz bilinmiyor. Bakalım bu kış, piyasalarda kimleri birbirine yaklaştıracak?
Bu iki bakışın birbirinden ne kadar uzaklaşabildiğini düşünürken bir arkadaşımın bu sabah gönderdiği bir mesajı anmak istiyorum:
“Bütün bu olanlarda en içimi acıtan zengin ülkelerin kendi yoksullarına olan vahşeti. Her şey için para var ama ne acılar çekiliyor. Bölüşüm ne zaman kabus olmaktan çıkacak…”
Belki de cumhuriyet tartışmasının en eski sorusu burada yeniden karşımıza çıkıyor.
Yurttaşların kanun önünde eşit sayılması, yaşadıkları hayatların koşulları arasındaki uçurumları ortadan kaldırmıyor.
Cumhuriyetin eşitlik vaadinin, laftan öte, insanların gündelik hayatında da bir karşılığı olması gerekiyor.
Cumhuriyet Meydanı’ndaki Marianne heykeli hâlâ yerinde.
Ama meydanda toplananların, ülkeyi yönetenlerin ve piyasa ekranlarını izleyenlerin aynı cumhuriyetten söz edip etmediği belirsiz.
Sanki parti adlarını sokaklarda tekrarlamak ister gibi, birileri mevcut düzeni korumak, birileri onu yeniden kurmak, birileri de ona boyun eğmemek istiyor.
Cumhuriyetin adını korumakla, cumhuriyetin halkın ortak iradesine dayanmasını sağlamak aynı şey değil.
Bahsettiğimiz düzenin adı gerçekten cumhuriyet olabilir mi?
Zaten hiçbir zaman sıcak bakmadığım o “piyasaların”, Paris sokakları karşısındaki suskunluğu ve bu suskunluğun ardında olabilecekler beni ürpertiyor.