Ancak Yalnız Kalabilen Sever

3 Kasım 2026

Akşam çöktüğünde büyük şehirlerin apartmanlarında pencereler birer birer aydınlanır. Her pencerenin ardında bir ekranın mavimsi ışığı titrer, her ekranın başında birileriyle bağlantıda olan, ama çoğu zaman kimseyle gerçekten birlikte olmayan bir insan oturur. Bu kadar kolay ulaşılabilir olduğumuz bir dönem hiç olmadı. Bir mesaj saniyeler içinde okyanusları aşıyor, bir fotoğraf yüzlerce kişinin önüne düşüyor, uzaktaki bir sesi duymak için parmağımızı kıpırdatmamız yetiyor. Buna rağmen yalnızlık, sağlık raporlarında bir salgın gibi anlatılıyor, gazete sayfalarında ölümü günler sonra fark edilen yaşlıların haberleri birbirini izliyor. David Riesman’ın yetmiş yılı aşkın bir süre önce Amerikan toplumunu anlatmak için seçtiği başlık, Yalnız Kalabalık, bugün bir sosyoloji kitabının adı olmaktan çok bir çağın tanımı gibi okunabiliyor. Ancak bu tanımın içinde gözden kaçan bir ayrıntı var. Çağımızın asıl sıkıntısı yalnızlığın kendisi değil, yalnızlıktan duyulan korku olabilir. Yalnız kalmamak için kurulan sayısız bağlantı yalnızlığı gidermiyor, onu erteliyor ve ertelendikçe yalnızlığı büyütüyor. Bu korkunun kaynağına inmek, yalnızlığı bir eksiklik olarak değil, insan varoluşunun bir doğal bir parçası olarak düşünmeyi gerektiriyor.

Dilimiz Türkçe bu konuda bize pek yardımcı olmaz. Yalnızlık sözcüğü hem terk edilmişliğin acısını hem de insanın kendi kendisiyle kalabildiği sakin bir hali aynı kılıfa sokar. Almanca Einsamkeit ile Alleinsein, İngilizce ise loneliness ile solitude arasında bir ayrım gözetir. Birincisi kopukluğun, ulaşılamazlığın, içe çöken bir sessizliğin adıyken, ikincisi insanın kendine eşlik edebildiği, kendi düşüncesinin sesini duyabildiği bir zamanı anlatır. Korkulanın birincisi olduğu sanılır. Oysa yakından bakıldığında insanları tedirgin eden şeyin başkalarının yokluğundan çok kendi varlıklarıyla baş başa kalmak olduğu görülür. Pascal’ın, insanların mutsuzluğunun bir odada sessizce oturamamalarından kaynaklandığını yazalı üç yüz yılı aşkın zaman geçti. Bu gözlem, odalarımıza giren ekranlarla yeni bir anlam kazanıyor. Asansörde, kuyrukta, kırmızı ışıkta, birkaç saniyelik boşluk bile katlanılmaz bulunuyor, el kendiliğinden cebe gidiyor. Bu küçük, neredeyse fark edilmeyen hareket, büyük bir kaçışın gündelik yüzü. İnsanın kendisiyle kalmaktan kaçtığı yerde başkalarıyla kurduğu ilişki de geçici bir barınağa dönüşür. Sığınak olarak kurulan bir ilişki ise karşıdaki insanı görmeye pek de olanak vermez.

Erich Fromm Sevme Sanatı’nda sevgiyi tartışmaya sevgiden değil, insanın varoluş koşullarından başlar. İnsan doğanın içinden çıkmış, ama onu aşmış bir varlık. Hayvanı çevresine bağlayan içgüdüsel bağlar insanda gevşemiş, yerlerini bilince bırakmıştır. Bu bilinç, insanın ayrı bir varlık olduğunu, doğumunu kendisinin seçmediğini, öleceğini, sevdiklerinden ayrı düşebileceğini bilmesi anlamına gelir. Fromm bu ayrılık bilincini kaygının kaynağına yerleştirir, insanın temel ihtiyacını da bu ayrılığı aşmakta, kendi tekliğinin hapishanesinden çıkmakta bulur. Ayrılığı aşmanın yolları çok çeşitli. İnsan sarhoşluğa, kendinden geçiren toplu coşkulara, sevgisiz bir cinselliğe sığınabilir. Bunlar ayrılığı kısa bir süre için ortadan kaldırır, ardından insanı daha çıplak bir yalnızlıkla baş başa bırakır. İnsan sürüye de karışabilir, başkaları gibi düşünüp başkalarının beğendiğini beğenerek farklı olmanın getirdiği yalnızlıktan kurtulmaya da çalışabilir. Fromm’un Özgürlükten Kaçış’ta tanımladığı otomatlaşmış uyum, bu yolun modern biçimi. Heidegger’in Sein und Zeit’ta das Man adını verdiği anonim kalabalık, herkesin ve hiç kimsenin dünyası, Fromm’un uyum kavramıyla yakından akraba. İki düşünürde de insan, kendisi olmanın yükünden kalabalığın içinde eriyerek kurtulmak ister. Bu erime yalnızlığı gidermez, yalnızca onu tanınmaz hale getirir. Fromm’a göre ayrılığa verilebilecek gerçek yanıt ancak sevgide bulunur. Ama yakınlık adı altında yaşanan her şeye sevgi demek mümkün değil.

Fromm olgun sevgiyi simbiyotik birleşmeden ayırır. Simbiyozun örneğini anne ile karnındaki çocuk arasında görebiliriz. İki ayrı beden vardır, ama biri öteki olmadan yaşayamaz. Yetişkin ilişkilerinde bu birleşme iki farklı yüzle ortaya çıkar. Edilgen yüzünde insan kendini bir başkasına teslim eder, onun bir uzantısı olur ve böylece hem yalnızlıktan hem de kendisi olmanın sorumluluğundan kurtulur. Fromm buna mazoşist bağımlılık der. Etkin yüzünde ise insan ötekini kendi uzantısı haline getirir, onu yönetir, kullanır, küçük düşürür. Fromm bunu da sadistik bağımlılık olarak adlandırır. Bu iki biçim birbirine girdiğinde, dışarıdan tutkulu bir bağlılık gibi görünen, içeriden bakıldığında ise iki korkunun birbirine tutunmasından başka bir şey olmayan ilişkiler doğar. Bağımlı kişilik, terk edilme korkusu, ayrılamayan ama birbirini de göremeyen çiftler, psikiyatrinin iyi tanıdığı bu tabloların çoğunun altında böyle bir iç içe geçmişlik yatar. 

Fromm olgun sevgiyi kişinin bütünlüğünü ve bireyselliğini koruyarak gerçekleşen bir birleşme olarak tanımlar. Sevgide iki insan bir olur, ama iki ayrı kişi olarak kalmayı sürdürür. Bu paradoksu Fromm’un olgunlaşmamış sevgi ile olgun sevgi arasında çizdiği ayrım açıklığa kavuşturur. Olgunlaşmamış sevgi ötekini sevdiği için değil, ona ihtiyaç duyduğu için sever. Olgun sevgide sıra tersine döner, insan sevdiği için ötekine ihtiyaç duyar. Bir söz oyunu kadar hafif görünen bu ayrım, bir ilişkinin neyin üzerine kurulduğunu gösteren bir ölçüttür oysa. İhtiyaçtan doğan sevgide öteki bir işleve dönüşür. Uzun akşamları dolduracak, korkuyu yatıştıracak, değer biçecek, insanı kendi boşluğuyla yüz yüze gelmekten koruyacak bir işlevi vardır. Sevilen şey ötekinin kendisi değil, gördüğü iş olur. Bu işi görmediği gün yerine bir başkası aranır.

Heidegger’e göre insanın varlığı, Dasein, baştan bir dünyanın içinde olmak ve bu dünyada başkalarıyla birlikte olmak demektir. Birlikte-olmak, Mitsein, insana sonradan eklenen bir özellik değil, onun varlık yapısının kendisidir. Heidegger buradan cesur bir sonuç çıkarır. Tek başınalık da bir birlikte-olma kipidir, başkalarının yokluğu ancak onlarla birlikte olmaya açık bir varlık için yokluk olarak yaşanabilir. Bir taş yalnız kalmaz. Yalnız kalabilmek için başkalarıyla paylaşılan bir dünyada yaşamak gerekir. Bu bakış yalnızlığı bir boşluk olmaktan çıkarır, onu dünyayla kurulan bir ilişki biçimi olarak görmeyi mümkün kılar. Yalnız kalan insan dünyadan kopmuş değildir, ama dünyayla başka bir tarzda ilişki kuruyordur. Medard Boss ruhsal sıkıntıyı, insanın dünyaya açıklığının daralması olarak anlar. Bu gözle bakıldığında yalnızlık korkusunun tuhaf bir daralma yarattığı görülür. Korkan insanın dünyası, yalnız kalmamak gibi tek bir kaygının etrafında büzülür. Ötekiler bu dar dünyada birer kişi olarak değil, korkuya karşı birer güvence olarak belirir. Ludwig Binswanger ise Heidegger’in kaygı ve özen üzerine kurulu Dasein çözümlemesinde sevginin eksik kaldığını söyleyerek itiraz eder. Grundformen und Erkenntnis menschlichen Daseins’ta sevgi dolu birlikte-oluşu, ben ile sen’in karşılaşmasından doğan bir biz olarak düşünür. Ancak Binswanger’in biz’i iki varlığın birbirinin içinde erimesinden doğmaz. Sevgide sen, ben’in bir parçası olmaz, ben de sen’in içinde kaybolmaz. Biz, ancak iki kişinin kendisi olarak kalabildiği yerde kurulabilir. Kendine ait bir yeri olmayan, kendisiyle kalamayan bir insan biz’e katılamaz, olsa olsa ötekinin içine sığınabilir.

Kant’ın ahlak felsefesi aynı ayrımı bir başka dille dile getirir. Kategorik imperatife göre insanlığı, ister kendi kişimizde ister bir başkasının kişiliğinde olsun, hiçbir zaman yalnızca bir araç olarak değil, her zaman aynı zamanda bir amaç olarak görmemiz gerekir. Yalnızlıktan kaçmak için bir başkasına tutunan insan, çoğu zaman farkında olmadan bu ilkeyi çiğner. Öteki onun için korkusunu yatıştıran bir araca dönüşür. Kant dostluğu tartışırken de benzer bir dengeye işaret eder. Dostlukta sevgi ile saygı bir araya gelir. Sevgi yakınlaştırır, saygı ise belli bir mesafeyi korur ve iki insanın birbirinin içinde erimesini önler. Bu mesafe bir soğukluk değil, ötekinin ayrı bir kişi olarak tanınmasının koşuludur. Fromm’un saygı anlayışı da buna yakın düşer. Sözcüğün Latince kökü respicere bakmak, birini olduğu gibi görmek anlamına gelir, Fromm da saygıyı ötekinin kendi biçiminde büyümesini istemek olarak anlar. Kant’ın bir başka gözlemi bu tartışmaya beklenmedik bir açıklık kazandırır. İnsan doğasında hem topluma yönelen hem de ondan uzaklaşan bir eğilim vardır. Kant buna toplumsal olmayan toplumsallık, ungesellige Geselligkeit adını verir. İnsan başkalarına ihtiyaç duyar, ama onların arasında bir direnç, bir kendine çekilme isteği de hisseder. Kant bu gerilimi bir kusur olarak değil, insanın gelişmesinin itici gücü olarak görür. Yalnızlık korkusu bu gerilimin bir kutbunu bastırmaya çalışır. Oysa iki kutup birlikte var olduğu sürece insan hem topluluk içinde yaşayabilir hem de kendisi olarak kalabilir. Aydınlanma Nedir? yazısındaki çağrı da burada daha bir anlam kazanır. Kant insanın kendi suçuyla düştüğü ergin olmama halinden söz ederken, başkalarının yönetimine bırakılmanın ne kadar rahat olduğunu da hatırlatır. Duygusal bağımlılık bu rahatlığın psikolojik olarak duygulara dair biçimi olarak okunabilir. Kendi aklını kullanmak için gereken cesarete benzer bir cesaret, kendi varlığıyla baş başa kalabilmek için de gereklidir.

Nietzsche bu kaçışı daha keskin bir dille tanımlar. Böyle Söyledi Zerdüşt’ün komşu sevgisi üzerine bölümünde Zerdüşt, insanların komşularına koşuşunu kendilerinden bir kaçış olarak görür. İnsanlar kendilerine katlanamadıkları için ötekine yönelir, bu yönelişe de erdem adını verirler. Nietzsche komşu sevgisinin karşısına uzaktakine duyulan sevgiyi, henüz olmayan ama olabilecek olana yönelen bir sevgiyi koyar. Bu eleştiri ilk bakışta sert, hatta insan sevgisine ters görünebilir. Oysa Nietzsche’nin hedefi sevgi değil, sevgi kılığına girmiş korkudur. Kendinden kaçan insan ötekini de göremez, çünkü ona yalnızca kaçışını gizleyecek bir perde olarak bakar. Zerdüşt’ün yalnızlığı ise bir kaçış değil, bir eve dönüştür. Üçüncü kitabın eve dönüş bölümünde yalnızlık Zerdüşt’e bir yurt gibi seslenir, ona insanlar arasında yaşadığı terk edilmişliğin yalnızlıktan başka, çok daha ağır bir şey olduğunu hatırlatır. Nietzsche’de yalnızlık, insanın kendisi olmasının, Pindaros’tan ödünç alınan o eski formülle olduğu kişi haline gelmesinin mekânıdır. Sürü, Herde, insana bir sıcaklık vaat eder, ama bu sıcaklığın bedeli insanın kendi sesini yitirmesidir. Nietzsche’nin sürü eleştirisi ile Fromm’un uyum eleştirisi, aralarındaki bütün farklara rağmen aynı noktada buluşur. İnsan kalabalığa ne kadar sıkı sarılırsa kendine o kadar yabancılaşır. Kalabalığın ortasında duyulan yalnızlık, Zerdüşt’ün dağdaki yalnızlığından daha ıssızdır.

Jaspers yalnızlık ile iletişimi birbirinin karşıtı olarak değil, birbirini gerekli kılan iki kutup olarak düşünür. Philosophie’nin ikinci cildinde varoluşsal iletişimden söz ederken, gerçek bir iletişimin ancak kendisi olmayı göze alan iki insan arasında kurulabileceğini söyler. Bu iletişim bir uzlaşma ya da kaynaşma değil, Jaspers’in deyişiyle sevgi dolu bir mücadeledir; liebender Kampf. İki insan birbirini değiştirmek, yenmek ya da kendine benzetmek için değil, birbirinin kendisi olmasına yardım etmek için mücadele eder. Böyle bir mücadele ancak yalnız kalabilen iki insan arasında mümkün olur. Kendisi olmayı göze alamayan, ötekinin onayı olmadan ayakta duramayan biri bu mücadeleye giremez, olsa olsa teslim olur ya da teslim alır. Jaspers’e göre yalnızlık iletişimin hem koşulu hem de sınırıdır. İletişimin içinde insan yalnızlığını aşar, ama yalnızlık hiçbir zaman tümüyle ortadan kalkmaz. Jaspers’in sınır durumları da bu bağlamda anlam kazanır. Ölüm, acı, suç, mücadele gibi kaçınılmaz durumlar karşısında insan, hiç kimsenin onun yerine geçemeyeceği bir tekliğe itilir. Kimse bir başkasının yerine ölemez, kimse bir başkasının suçunu onun adına üstlenemez. Gündelik yalnızlık korkusu, biraz da bu sınır durumlarından duyulan korkunun içinde bulunulan anda yaşanan biçimidir. İnsan küçük yalnızlıklardan kaçarak büyük yalnızlığı, ölüm karşısındaki tekliğini unutmaya çalışır. Jaspers’e göre ise insanı varoluşa uyandıran şey sınır durumlarından kaçmak değil, onları üstlenmektir.

Yalnızlık korkusu zamanla da ilişkilidir. Yalnız kalan insanı ürküten şey çoğu zaman boşalan mekân değil, boşalan zamandır. Akşamın uzayan saatleri, yapılacak bir şey bulunamayan bir pazar öğleden sonrası, akmak bilmeyen dakikalar. Heidegger 1929-1930 kış döneminde verdiği derslerde can sıkıntısını uzun uzun çözümler ve onu ıssız bir taşra istasyonunda saatlerce tren bekleyen bir yolcu örneğiyle anlatmaya başlar. Yolcu saatine bakar, ağaçları sayar, yolun bir ucundan öbür ucuna yürür, zamanı öldürmeye çalışır. Heidegger’e göre bu yüzeysel can sıkıntısının altında daha derin bir can sıkıntısı yatar ve bu derin sıkıntıda şeyler bütünüyle insandan çekilir, insan kendi varoluşunun çıplaklığıyla karşılaşır. Dersin alt başlığında dünya ve sonluluk ile yan yana yalnızlık sözcüğünün yer alması rastlantı değil. Bugünün insanı bu karşılaşmayı neredeyse hiç yaşamıyor, çünkü taşra istasyonunda bile cebinden çıkardığı ekran, zamanı ona sıkıntıyı hissettirmeden öldürüyor. Böylece yalnızlığın içinde saklı olan o çıplak karşılaşma da ertelenmiş oluyor. Oysa can sıkıntısı, kaygı gibi, insanı kalabalığın gürültüsünden çekip kendi varlığına döndüren bir ruh halidir. Kaçıldığında yalnızca boş bir bekleyiş olarak kalır, üstlenildiğinde ise insanın neyi gerçekten istediğini, kimi gerçekten görmek istediğini sorabildiği bir alan açar. Yalnızlıktan korkan insan bu alanı görmezden gelir. Her boşluğu bir sesle, bir görüntüyle, bir başkasının varlığıyla doldurur. Doldurulan zaman ise insana ait olmaktan çıkar. Kendi zamanına sahip olamayan biri, bir başkasına da gerçekten zaman ayıramaz.

Yalnız kalabilme yeteneği doğuştan gelen bir armağan değil, bir gelişmenin ürünüdür. Donald Winnicott, çocuğun yalnız kalma yeteneğinin, paradoksal biçimde, annesinin yanında yalnız kalabilmesiyle başladığını yazar. Varlığından emin olduğu bir ötekinin sessiz eşliğinde kendi oyununa dalabilen çocuk için yalnızlık bir tehdit olmaktan çıkar. Bu ilk deneyim zamanla içe alınır, yetişkin yanında kimse yokken de kendine eşlik edebilir hale gelir. Bu güvenli eşlik eksik kaldığında ise yalnızlık, bütün bir ömür boyunca terk edilmenin yankısı olarak duyulur. Böyle bir insan için her boş akşam küçük bir felakete, her sessizlik bir reddedilmeye dönüşür. İlişkilerini bu boşluğu doldurmak için kurar, ötekini kaybetmemek için kendinden vazgeçer ya da kaybetmekten korktuğu için onu baştan reddeder. Fromm’un gözleminin klinik bir karşılığı vardır. Fromm, yalnız kalabilme yeteneğini sevebilme yeteneğinin koşulu olarak görür. Kendisiyle kalamayan insan bir başkasına yöneldiğinde onu sevmez, ona tutunur. Fromm sevmeyi bir sanat olarak ele alır ve her sanat gibi disiplin, yoğunlaşma, sabır istediğini söyler. Yoğunlaşmayı öğrenmenin yolunu da yalnız kalabilmekte bulur ve okuruna bir süre hiçbir şeyle oyalanmadan kendi kendine oturmayı denemesini önerir. Bu basit önerinin bugün ne kadar zor uygulanır hale geldiğini görmek için herhangi bir bekleme salonuna bakmak yeter. Başını eğmiş, parlayan bir camın üzerinde parmak gezdiren yüzler, Pascal’ın odasının bugünkü görüntüsüdür.

Bu bireysel tablo toplumsal bir zeminin üzerinde yükseliyor. Fromm, modern toplumun insan ilişkilerini pazarın diline çevirdiğini, insanın kendini piyasaya sürülmüş bir mal gibi algılamaya başladığını yazmıştı. Ona göre iki insan, kendi değiş tokuş değerlerinin sınırları içinde bulabilecekleri uygun bir teklifi bulduklarında birbirlerine âşık olduklarını sanır. Zygmunt Bauman yarım yüzyıl sonra aynı tabloyu akışkan modernliğin diliyle yeniden çizer. Akışkan Aşk’ta ilişkinin yerini bağlantının aldığını, bağlantının kolayca kurulup kolayca koparılabildiğini, insanların bağlanmadan yakın olmaya çalıştığını anlatır. Tanışma uygulamaları bu iki tespitin kesiştiği yerde duruyor. Yüzler bir vitrinde sıralanıyor, parmağın küçük bir hareketiyle kabul ya da reddediliyor. Bu düzende yalnızlık korkusu insanı zayıf bir pazarlıkçıya dönüştürür. Korkan insan acele eder, kendi değerini düşürür, ilk uygun teklife razı olur, sonra da razı olduğu ilişkinin içinde yalnızlığını sürdürür. Ya da tam tersine, yalnızlığın bedelini ödememek için hiçbir bağlantıyı ciddiye almaz, her yakınlığı bir sonrakine geçişin ara durağı sayar. İki durumda da öteki görünmez kalır. Sosyal medya bu düzeni gündelik hayatın her anına yayıyor. Beğeni sayıları, görüldü işaretleri, yanıtsız kalan mesajlar, insanın kendi değerini sürekli başkalarının tepkisine bağladığı bir ölçüm aygıtına dönüşüyor. Riesman’ın başkalarına yönelmiş insan dediği tip, artık başkalarının onayını avucunun içinde gezdiriyor.

Yaşlanmak bu tabloya başka bir boyut ekler. İnsan yaşlandıkça zamanın sonsuz olmadığı bilgisi soyut bir bilgi olmaktan çıkar, bedende, kayıplarda, seyrelen dost çevresinde somutlaşır. Heidegger, ölüme doğru varlığın kaygısının insanı kalabalıktan çekip kendi tekliğine getirdiğini söyler. Yaşlılık, bu tekliği her gün biraz daha öğreten bir okul gibidir. Bu okul iki yöne açılabilir. Bazı insanlarda yaşlılık yalnızlık korkusunu derinleştirir. Kayıplar biriktikçe dünya daralır, kalan ilişkilere daha sıkı tutunulur, her yokluk bir terk edilme gibi yaşanır. Ama yaşlılık başka bir olanağı da içinde barındırır. Gençlikte kimliğin dayanakları büyük ölçüde başkalarının gözünde aranır. Beğenilmek, seçilmek, bir topluluğa ait olmak, kim olduğundan emin olmayan bir insanın tutunduğu dallardır. Yıllar içinde insan kendisiyle yaşamayı öğrenir. Kendi huylarını, sınırlarını, neye katlanıp neye katlanamayacağını, başkalarının onayına ihtiyaç duymadan bilir hale gelir, daha doğrusu gelme olanağına sahiptir. Zamanın sınırlı olduğunu bilen insan onu kiminle geçireceğini daha dikkatle seçer. Bu seçicilik bir soğuma değildir, ilişkilerin bir boşluğu doldurmak için değil, kendi değerleri için kurulmaya başlamasıdır. Yaşlılığın sunduğu bu olgunluk kendiliğinden gelmez, yaşlanan herkes de böyle olmaz. Ama bunlar becerildiğinde yalnızlık bir ceza olmaktan çıkar, özgür bir alana dönüşür. Kayıplarla yaşamayı öğrenmiş, ölüm karşısındaki tekliği bir ölçüde kabul etmiş insan, ötekine artık bir sığınak olarak değil, kendi başına bir dünya olarak bakabilir. Binswanger’in sevgi dolu biz’i belki de ancak böyle iki insan arasında tam anlamıyla kurulabilir.

Bütün bunları bir bağımsızlık övgüsüne çevirmek kolay, ama bu yanıltıcı olur. Kendine yetmek, kimseye ihtiyaç duymamak, sınır koymak gibi kavramlar bugün kişisel gelişim kitaplarının parlak jargonuna dönüşmüş durumda. Bu söylemde insan bir kale gibi tasarlanıyor, duvarlar yükseltiliyor, ötekinin yaklaşması bir tehdit olarak görülüyor. Kimseye ihtiyacı yokmuş gibi davranan bir insan çoğu zaman narsistik bir savunmanın içinde yaşar. İhtiyaçlarını inkâr eder, ama onlardan kurtulamaz, yalnızca onları görünmez kılar. Bu tutum yalnızlık korkusunun bir çaresi değil, onun ters yüz edilmiş bir biçimidir. Heidegger’in birlikte-olma çözümlemesi, Binswanger’in biz’i, Jaspers’in iletişimi, Kant’ın dostluğu, Fromm’un olgun sevgisi, hepsi insanın ötekine açık bir varlık olduğunu varsayar. Yalnız kalabilmek bu açıklığın inkârı değil, onun olgunlaşmış biçimidir. Yalnız kalabilen insan ilişkiden kaçmaz, olası bir ilişkiye özgürce girer. Ötekinden korunmak için değil, onu görebilmek için kendi ayakları üzerinde durur. Fromm’un formülüne dönersek, olgun sevgide de ihtiyaç vardır, ama bu ihtiyaç sevgiden doğar, sevgiden önce gelmez. Özlem de bu sevgide yer bulur, ama bir eksikliğin değil, bir doluluğun özlemi olarak.

Rilke genç bir şaire yazdığı mektuplardan birinde, sevgiyi iki yalnızlığın birbirini koruması, birbirine sınır olması ve birbirini selamlaması olarak tarif eder. Bu imge, romantik kaynaşma düşünün reddi gibidir. Sevgide iki yalnızlık ortadan kalkmaz, birbirinin bekçisi olur. Biri ötekini kendi boşluğunu doldurmak için kullanmaz, onun yalnızlığına saygı gösterir, kendisi olarak kalmasına alan açar. 

Akşamları pencerelerin birer birer yandığı şehre dönersek, her pencerenin ardındaki insan için asıl soru yalnız olup olmadığı değil, yalnızlığıyla nasıl bir ilişki kurduğudur. Yalnızlığından kaçan insan, ekranın ışığında ya da tutunduğu bir başkasının gölgesinde aslında kendinden kaçar ve kaçtığı yerde kimseyle karşılaşamaz. Yalnızlığını üstlenebilen insan ise kapısını sığınmak için değil, misafir ağırlamak için aralık tutar. İki insanın gerçekten karşılaşabilmesi belki de ikisinin birbirine muhtaç olmadan bir araya gelebilmesine bağlıdır. Yalnızlıktan korkmamak bu karşılaşmayı garanti etmez, ama onun olanağını açık tutar.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.