Eksilen İnsan

8 Haziran 2026

Yalnızlar Rıhtımı (1959) Çolpan İlhan, Sadri Alışık

Bir süredir, insanlığın yanıltıcı düşüncelerle, cazip önerilerle ve ustaca üretilmiş algılarla tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar “oyalandığını” düşünüyorum.

Bu ‘oyalama’ kaba propaganda yöntemleriyle yapılmıyor.

İnsanlara sürekli yeni meşguliyetler sunuluyor.

Bir sorunun kaynağına bakmak yerine sonucu konuşmaları, bir yaranın neden açıldığını araştırmak yerine üzerine yapıştırılan bandaja odaklanmaları teşvik ediliyor.

Sistemin yakından izlediği yeni bir çalışma alanı bu. 

Böylece dikkatimiz hiç durmadan bir konudan diğerine taşınıyor.

Sorular değişiyor.

Gündemler değişiyor.

Kelimeler değişiyor.

Ama insanın temel sıkıntıları yerinde duruyor.

Yalnızlık duruyor.

Anlamsızlık hissi duruyor.

Aidiyet arayışı duruyor.

Sevilme ve anlaşılma ihtiyacı duruyor.

Günde üç filme gittiğim yıllarda, Ömer Lütfü Akad’ın “Yalnızlar Rıhtımı”ındaki Attila İlhan’ın melankolik şarkı sözlerini kaç kez izledim, hatırlamıyorum. 

“Bir ben miyim perişan?

Gecenin karanlığında

Yosun tuttu gözlerim

Yalnızlar rıhtımında

Bir ben miyim perişan?

Gecenin karanlığında

Yosun tuttu gözlerim

Yalnızlar rıhtımında…”

O tür filmleri tek başıma seyrederken, “yalnızlık” denilen duygunun bir sistemik sonuç olduğunu hissetmeye, aşık olmak üzerine düşünmeye başlayan bir lise öğrencisiydim.

Belki de bu yüzden Çin’den gelen yeni bir haber çok ilgimi çekti.

68 dönemi dostlarından, o vakitler Mao’nun görüşlerine yakınlığı olan kıymetli bir arkadaşımın gönderdiği o habere göre, Çin’de gittikçe büyüyen, milyarlarca dolarlık bir “kiralık arkadaş” sektörü oluşmaktaymış.

İnsanlar birlikte yürümek, yemek yemek, sohbet etmek ya da “yalnız kalmamak” için parasını ödeyerek “arkadaş” kiralıyorlarmış.

Aynı dönemde evlilik sayıları düşüyor.

Doğum oranları geriliyor.

Nüfus küçülüyor.

Devlet insanları evlenmeye teşvik ediyor ama insanlar ikna olmuyor.

Çünkü mesele ‘ekonomik teşviklerden’ daha derinde.

Mesele, “insanın hayat karşısındaki hissiyatında”.

Bu haber bana yıllar önce izlediğim An Elephant Sitting Still adlı, uzunluğu dört saat olan bir Çin filmini hatırlattı.

Filmde herkes birbirine yakındır ama kimse birbirine ulaşamaz.

Aynı şehirde yaşarlar.

Aynı sokaklarda yürürler.

Aynı hayatın içinde sürüklenirler.

Ama görünmez duvarlarla ayrılmış gibidirler.

Filmin merkezindeki, hakkında konuşulan ama hiç görülmeyen sessiz fil, belki de modern insanın yorgunluğunun sembolüdür.

Kaçmak isteyen insanların uzaktan baktığı bir sığınaktır: “Filin Hâlâ Oturduğu Yer”.

Çin’deki ‘kiralık arkadaş’ haberini okuyunca o filmi yeniden hatırlamamın nedeni de bu.

Çünkü her ikisi de aynı soruya işaret ediyor:

İnsanlar neden birbirlerine ulaşamıyor?

Aslında bu yeni bir durum değil.

Modern çağın önemli bir kısmı, insanlığın bütün meselelerini tek bir büyük fikirle çözebileceğine inanan “büyük anlatıların” yükselişiyle geçti.

Kimi zaman sınıfsız toplum vaadi ortaya çıktı.

Kimi zaman görünmez elin bütün sorunları çözeceği söylendi.

Kimi zaman ulus-devlet kutsandı.

Ya da onların küreselleşme ile sona ereceği.

Kimi zaman kalkınma rakamları insan mutluluğunun ölçüsü sayıldı.

Kimi zaman demokrasi ihracı insanlığın ortak reçetesi olarak sunuldu.

Şimdi de, “yapay zekâ” kurtaracak bizi.

Her dönemin kendi kurtarıcı fikri vardı.

Her dönemin kendi “büyük anlatısı”.

Ortak özellikleri ise çoğu zaman aynıydı:

İnsanın karmaşıklığını tek bir açıklamaya indirgemeleri.

Şimdi bunun ümit dolu “yeni anlatıcıları” var.

Oysa insanlık tarihinin öğrettiği şey, büyük anlatıların çoğu zaman büyük körlükler de ürettiğidir.

Çünkü insanı yalnızca ekonomik bir varlık olarak görmek eksiktir.

Yalnızca siyasal bir özne olarak görmek de.

Yalnızca kurcalanırsa değiştirilebilecek biyolojik bir organizma olarak görmek de.

Yalnızca veri üreten bir kullanıcı olarak görmek de.

Bunlar gerçeğin bir kısmını açıklarken diğer kısmını görünmez hâle getiriyor.

Belki bugün yapay zekâ etrafında oluşan heyecana da biraz bu gözle bakmak gerekiyor.

Çünkü insanlığın bütün sorunlarını çözmeye aday olduğunu ilan eden her “büyük anlatı”, bir süre sonra kendi sınırlarını unutmaya başlar.

Çin’deki kolektivizm umudundan, parayla arkadaş edinmeye, maddiyatçılığın verdiği hüsran gibi.

Sorun da tam burada başlar.

İnsanlığın hikâyesi çoğu zaman ‘çözümlerin başarısızlığının’ değil, ‘çözümlerin kendi sınırlarını unutmasının’ hikâyesidir.

Bu yüzden bugün yaşadığımız şeyi yalnızca bir teknoloji devrimi olarak görmekte zorlanıyorum.

Yaşadığımız şey bana daha çok bir “insanın eksilmesi” gibi geliyor.

Makine çoğalırken insan eksiliyor.

Bilgi çoğalırken bilgelik eksiliyor.

İletişim çoğalırken temas eksiliyor.

Bağlantılar çoğalırken bağlar eksiliyor.

Seçenekler çoğalırken anlam eksiliyor.

Bir tarafta yapay zekâ insanın yerine konuşmaya hazırlanıyor.

Öte tarafta insanlar konuşacak bir dost bulmak için para ödüyor.

Bir tarafta işlem gücü büyüyor.

Öte tarafta yalnızlık endüstrisi büyüyor.

Bir tarafta veri merkezleri yükseliyor.

Öte tarafta evlilikler azalıyor, aileler küçülüyor ve insanlar birbirlerinden uzaklaşıyor.

İşte bu yüzden geleceğin en büyük sorununun yapay zekânın fazla gelişmesi olduğunu da düşünmüyorum. 

Elbette yapay zekâ sağlıkta, bilimde, eğitimde ve gündelik hayatın pek çok alanında büyük sorunları çözebilir.

Hastalıkların teşhisini hızlandırabilir.

Yeni ilaçların geliştirilmesine katkı sağlayabilir.

Verimliliği artırabilir.

İnsanlığın önündeki birçok teknik engeli aşmasına yardımcı olabilir.

Bundan korkmak yerine bu imkânları görmek gerekir.

Ancak bütün bunlar, insanın anlam arayışını, yalnızlığını, sevgiyi, dostluğu ve aidiyet ihtiyacını ortadan kaldırmaz.

Çünkü çözülen her teknik problemin ardından insan yine kendisiyle baş başa kalır.

Asıl sorun, “insanın giderek kendi hayatının kenarına çekilmesi”:

“İnsanın nicelik olarak değil, nitelik olarak eksilmesi”.

Dostluğun yerini hizmetlerin aldığı,

aşkın yerini uygulamaların aldığı, tefekkürün yerini kesintisiz etkileşimin aldığı, insanın yerini simülasyonların aldığı bir dünyada mesele teknoloji değil, insan meselesidir.

Belki de çağımızın temel sorusu ekonomik ya da teknolojik değildir.

Hep Varoluşsaldır.

Bunca ilerlemeye rağmen içimdeki boşluk neden dolmuyor?

Böyle soruların cevabını ne bir algoritma verebilir ne de bir veri merkezi.

Çünkü bunlar teknik değil, insanî sorular.

Ve bütün bunların sonunda insanın aklına yıllar önce televizyon ekranlarından yükselen o soru geliyor.

Aslında teknolojiyi de, siyaseti de, ekonomiyi de aşan bir soru:

“Acı var mı acı?”

Çünkü insanlık ne kadar ilerlerse ilerlesin, hangi teknolojiyi üretirse üretsin, hangi büyük anlatıya inanırsa inansın…

Eğer hâlâ bu sorunun cevabını arıyorsa, eksilen şey teknoloji değil, insandır.

Kötülük diye ayrı bir güç yoktur; bazen korkunç davranan insanlar vardır.”

Bu cümle, insanı sistemlerden ve ideolojilerden önce kendi vicdanıyla yüzleştiren roman yazarı Ian McEwan yaklaşımının özeti sayılabilir.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.