
Onu çağdışı bularak CHP’nin bugün geldiği durumda hayli payı olan bazı “Sonradan Liberaller” şu ara sevimli bir telaş içindeler.
Yıllardır unuttukları gençlik günlerine heyecanla dönme görünümlerini, “Hay Allah” hissiyle izliyorum.
Sanki “Şimdi bana kaybolan yıllarımı geri verseler” çalıyor fonda.
Bu kişilerin, ‘Kendilerini sürekli başka yerde arıyorlar’,
‘Her Allah’ın günü başka bir davanın peşindeler’ görüntülerine bakınca,
‘Aradığını bulmak yerine duyulmak mı istiyorlar’ diye düşünmemek elde değil.
Böylece, bulunduğu yerden çok konuştuğu yere odaklanan, adeta sürekli dolaşım halinde bir “yazan/konuşan turneciler sınıfı” çıktı ortaya.
Çünkü ‘bulmak’ içsel bir süreklilik gerektiriyorken; ‘duyulmak’ dışsal bir “teyit mekanizmasıyla” çalışıyor.
Dışarıdan toplanan ‘okşayıcı sesler’ de giderek benliğin yerini almaya başlıyor.
“Kanaat önderi olma illüzyonu” galiba tam da bu boşlukta ortaya çıkıyor.
İnsan kendinde bir “ağırlık” hissedemediğinde, kendini “dışarıda ağır hissettirmeye” yöneltiyor olabilir mi?
“Sunumlar” hevesle gitgide profesyonelleştiriliyor, ‘duruma göre alınan pozisyonlar’ -bir acele- keskinleşiyor.
İçteki ihtiyaç burada bir düşünme biçimi değil, “Varlığını ispat etme biçimi” olarak çalışıyor.
İçeride “benlik” parçalanıyor ama, dışarıda yarayı örten taze deri tabakası gibi, hakkında “kanaat” adı verilen içi koruyucu bir yüzey oluşturuluyor.
Lakin bu yüzey olsa olsa, “kimlik boşluğunun telafisi” haline geliyor.
Yani boşluk gene orada.
Toplumsal düzeyde ise, bu suni kanaat örtüsü, bilgi üretimini değil, “yönlendirme üretimini” çoğaltıyor.
Çünkü “kanaat önderi olmak hevesi” dediğimiz yaygın şey çoğu zaman ‘hakikatin tartışılması’ değil, ‘yönün belirlenmesi’ üzerinden işliyor.
Yön belirlendiğinde düşünce geri çekiliyor; yerine “hizalanma” geliyor.
İnsanlara “konum” aldırılıyor.
Bence işte orada “pozisyonlar” konuşmaya başlıyor.
Artık sorular değil, alınan-verilen “hizalar” belirleyicidir.
Bu hizalar da çoğu zaman düşünsel tutarlılıktan değil, ‘dikkat ekonomisi’ adı verilenin ödüllendirdiği ‘görünürlükten’ besleniyor.
Daha da rahatsız edici olan ise şu:
Bir saplantıya vardırılan ‘kanaat önderliği görünümü’ arzusu yalnızca bireysel bir eğilim değil artık, toplumsal olarak teşvik edilen bir davranış halinde yayılmaya başladı.
Sürekli değişen, sürekli güncellenen, sürekli kendini yeniden kurmak zorunda kalan biri, bir noktada gelişen sabit bir “ben” üretemediği için habire pozisyon değiştirerek sabit bir “etki” üretmeye yöneliyor.
O etki de benliğin yerini alıyor.
Anladığım kadarıyla ona “takipçi sayısı” gibi gayet manidar bir ad takılmış.
Bu ‘takiplerle’ kanaat önderliği hevesi, bir düşünme biçimi değil, bir “kimlik telafisi” olarak çalışıyor.
Şunu görmeye başlıyoruz:
Etrafta takiplerle yönlendirme çoğaldıkça, düşünen azalıyor.
İnsanlar kendi iç tartışmalarını kurmuyor, dışarıdan gelenlere tutunuyor. Takipçilerine.
Bu daha kolay.
Sonuçta ortaya şu tablo çıkıyor:
Kendini sürekli başka yerde arayan biri, kendini bulmak yerine, başkalarına yön verme üzerinden kendine bir kimlik kuruyor.
O da bir kimlik tabi; ama insanı insan yaptığı söylenen ‘düşüncenin’ değil ‘görünürlüğün’ kimliği haline geliyor.
Böylece toplum, giderek daha çok konuşan ama giderek daha az düşünen bir organizmaya dönüşüyor.
Asıl kırılma da galiba burada beliriyor:
Konuşma artık düşünmenin uzantısı değil; “kaybolmamanın stratejisi”.
Kendini bu yola bırakmış insan, gerçekten düşünmeye çalıştığı için mi ortalıktadır, yoksa, varlığını sürekli takipçilerine teyit ettirmek zorunda biri mi olmuştur, bence bunu merak etmeliyiz.