Suudi’nin Yemen Savaşında Kim, Neden Dövüşüyor?

Mekke Paktı’nın detayları nihayet kamuoyuna yansıdı; peki bu pakt Husilere karşı varlığını sürdürebilecek mi? Suudi Arabistan’ın savaş yükünün ne kadarını Türkiye, Pakistan ve Mısır üstlenecek? Ve Suudi Arabistan’ın bu ülkelere neden ihtiyacı olsun?

22 Ekim 2026

7 Ağustos 2026’da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Veliaht Prens Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Mekke Ortak Savunma Anlaşması adını verdikleri belgeyi imzaladılar. Tören, mutat kardeşlik, dayanışma ve bölgesel güvenlik beyanları eşliğinde gerçekleşti. Üç ülke, birine yapılan silahlı saldırının hepsine yapılmış sayılacağını duyurdu. Anlaşma, yaygın bir şekilde NATO’nun 5. Maddesinin Orta Doğu’daki muadili olarak nitelendirildi.

Salı günü Erdoğan hükümeti Mekke Savunma Paktı’nı onaylanmak üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gönderdi. Aynı gün, bu ittifakla ilgili haberlerin çoğunu ilk duyuran Londra merkezli haber sitesi Middle East Eye’dan Ragıp Soylu,metnin tamamını yayımladı. İngilizce çevirisinden bahsediyorum.

Doküman, diplomatik dayanışmanın oldukça ötesine geçen yükümlülükler getiren 16 maddeden oluşuyor. Oldukça kapsamlı olduğunu söylemeliyim.

Bu maddeler; kolektif savunma, askeri iş birliği, istihbarat paylaşımı, lojistik destek, ortak operasyonlar ve savunma sanayii entegrasyonunu kapsıyor. Suudi Arabistan’da daimi bir sekreterlik kurulacak. Yeni kurulan Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi ise üç ülkenin dışişleri bakanlarını, savunma bakanlarını ve genelkurmay başkanlarını bir araya getirecek. Fakat asıl mesele şu: Anlaşmanın süresiz olarak yürürlükte kalması öngörülüyor ve hiçbir imzacının ilk on yıl boyunca anlaşmadan çekilme hakkı bulunmuyor.

Aha! Bütün bunlardan hiçbir haberimiz yoktu, değil mi?

Kamuoyu bu detayları neden ancak şimdi öğrendi?

Olası açıklamalardan biri, hükümetlerin anlaşma onay aşamasına gelmeden önce sıkıntılı sorularla karşılaşmak istememiş olmasıdır. Türkiye açısından bu sorular özellikle büyük önem taşıyor. Erdoğan’ın Müslüman çoğunluklu iki önemli ülkeyle stratejik ortaklık ilan etmesi başka bir şey; Türk vatandaşlarına, silahlı kuvvetlerinin Suudi Arabistan’ı Yemen’deki Husi hareketinin füze ve insansız hava araçlarına karşı korumasının neden gerekebileceğini açıklamak çok başka bir şey.

Eylül ayı boyunca Husiler, Suudi petrol tesislerine ve havalimanlarına füze ve İHA’lar fırlattı. Hedefleri arasında, dünya petrol arzının yaklaşık %4’ünü taşıyan Doğu-Batı boru hattı ve Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı da yer alıyordu.

5 Ekim’de paktın yeni Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi Riyad’da olağanüstü toplandı ve “Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan karşılıklı savunma paktı kapsamında ‘caydırıcılık tedbirlerini’ aktifleştirme ve Yemenli Husilerin saldırılarına karşı Basra Körfezi krallığına hızla kuvvet sevk etme konusunda mutabık kaldı.” Afedersiniz, ne?!

Yani tek bir Türk milletvekili Türkiye’nin neye imza attığını okumadan önce ittifak devreye sokulmuş ve Türk askerleri Suudi Arabistan’ı korumak üzere hazırlanmaya başlanmıştı bile. Türkçede bunun için sünnet töreninden ödünç alınmış bir deyim vardır. Çocuk acıyı hissedip direnemeden kesim hızlıca yapılır ve yetişkinler koro halinde “Oldu da bitti maşallah!” derler. Kelime anlamıyla “oldu, bitti, Tanrı korusun/kutsasın” demektir. Mekke Paktı’nın da Türk kamuoyuna aynı şekilde, bu oldubitti yöntemiyle ve faturası sonradan ödenmek üzere sunulduğunu hissediyorum.

Erdoğan rejiminin bu gecikmeye ilişkin açıklaması yalnızca kısmen ikna edici. Antlaşmalar onay için Meclis’e sunulduğunda elbette kamuoyuna açık hale gelir. Ancak bu durum, yürütmenin, sınırlarını kendi dışındaki kimsenin denetleyemediği bir antlaşma kapsamında neden operasyonel taahhütlerde bulunduğunu açıklamıyor. Ayrıca bu durum,söz konusu paktın bünyesine kattığı diğer bir anlaşmayla da çelişiyor: Suudi Arabistan ile Pakistan’ın Eylül 2025’te imzaladığı ikili savunma paktı. Ki o da hiçbir zaman yayımlanmadı. Görünüşe göre gizlilik, bu ittifakın bir alışkanlığı.

Mekke Paktı Husileri Kapsıyor mu?

Şimdi paktın detaylarına bakalım.

Mekke Paktı’nın Kuzey Atlantik Antlaşması model alınarak tasarlandığı söyleniyor; evet, 2. Maddesi, üyelerden birine yapılan silahlı saldırıyı hepsine yapılmış sayarak NATO’nun 5. Maddesini birebir yansıtıyor.

Farklar ise tam da Husi meselesinin yattığı yerde ortaya çıkıyor.

NATO, her bir müttefiğin “gerekli gördüğü eylemi” almasına izin verir; dolayısıyla yardım, savaş uçakları şeklinde de gelebilir, bir taziye/destek mesajı şeklinde de. Mekke metni ise “derhal” yardım etmeyi vaat ediyor ve bu yardımın kapsamını, bunu kimin yapacağını belirtmeksizin bir “nesnel değerlendirmeye” bağlı kılıyor. NATO’nun garantisi Avrupa ve Kuzey Amerika haritasında sona erer. Mekke Paktı ise herhangi bir harita çizmiyor, bu nedenle vaadi Suudi Arabistan’ın Yemen sınırına ve Pakistan’ın Hindistan sınırına kadar uzanıyor.

Aha! Bu durum Türkiye’yi milli tahayyülünün ötesindeki bataklıkların içine çekebilir.

En keskin fark ise 1. Madde’de. NATO, müttefiklerini yalnızca içlerinden biri kendini tehdit altında hissettiğinde danışmalarda bulunmakla yükümlü kılar. Mekke Paktı ise onları bir üyenin topraklarına veya sınırlarına yönelik her türlü tehdidi ortadan kaldırmak için “gerekli tüm araçları” kullanmaya zorluyor. Bu ifade, BM Güvenlik Konseyi’nin güç kullanımına yetki verirken kullandığı ifadenin ta kendisi.

Ayrıca bu madde, eşik değerini gerçekleşmiş bir saldırıdan, bir hükümetin algıladığı bir tehlike seviyesine indiriyor; Suudilerin herhangi bir okumasına göre, kuzey Yemen’deki bir Husi fırlatma sahası tam da böyle bir tehlikedir. Husiler bir devlet değil, ancak antlaşma “dış kaynaklı” her türlü saldırıyı kapsıyor. Terörle mücadele maddesi de ikinci bir yol sunuyor, çünkü Suudi Arabistan Husileri 2014’ten beri terör örgütü olarak listeliyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bunun “bir saldırı anlaşması olmadığını” vurguluyor. Metni okuduğumda ben de katılmak zorundayım. Bu, bir “saldırı anlaşmasından” çok daha fazlası.

Mekke Paktı’nı NATO’nun 5. Maddesi ile karşılaştırırsak, aradaki benzerlik su götürmez. Yine de farklar önem taşıyor. Kuzey Atlantik Antlaşması, üyeleri silahlı saldırıya uğrayan bir müttefiğe yardım etmekle yükümlü kılarken, her hükümetin gerekli gördüğü eylemi almasına izin verir. Mekke Paktı da benzer şekilde yardımın kapsamını ve niteliğini ihtiyaç ve mevcut kaynakların değerlendirilmesine bırakıyor, ancak tehditlerin ortadan kaldırılması ve derhal yardım sağlanması konusundaki dili çok daha iddialı.

Şüphesiz bu durum Türkiye’nin Suudi Arabistan’a otomatik olarak asker gönderme sözü verdiği veya Pakistan’ın mutlaka Riyad adına bir savaşa gireceği anlamına gelmiyor. Antlaşmanın hükümetlere yükümlülüklerini nasıl yerine getireceklerini belirleme alanı bıraktığı da doğru. Askeri teçhizat, istihbarat, lojistik destek ve hava savunma desteğinin tümü, muharip birlikler konuşlandırmadan da yardım olarak sayılabilir. Yani en nihayetinde mesele siyasete dayanacaktır.

Ancak patrimonyal ve yozlaşmış ortamlarda siyaset sinsidir. Lideri iktidarda tutan şey her neyse o anlama gelir. Devletin tek bir adamın şahsi mülkü muamelesi gördüğü bu tür rejimlerde dış politika, ulusal çıkarlardan ziyade o kişinin hayatta kalmasıyla şekillenir. Bir örnekte Erdoğan, diğerinde Sisi. Pakistan’da ise aynı mantık ordu ve ordu komutanı Mareşal Münir için geçerli.

Suudi Arabistan, güney sınırı boyunca silahlı bir hareket tarafından haftalarca vurulan bir ülke. Dolayısıyla soru acildir: Bir sonraki Husi füzesi Suudi Arabistan’a düştüğünde Türkiye ne yapacak? Veya Türkiye ve Pakistan daha ne kadar fazla bir şey yapmadan durabilir?

Türkiye’deki muhalefetin ve birçok üst düzey bürokrat ile diplomatın bu pakta karşı olduğunu söyleyebilirim. Ancak Türkiye, o tek adamın kendisi ve ailesi için neyi faydalı gördüğüne göre, tek adamlı bir gösteri olarak yönetiliyor.

Bir şey daha: Türk Anayasası’nın 92. Maddesi, bir antlaşmanın gerektirdiği konuşlandırmaları ayrı bir parlamento oylamasından muaf tutuyor. Pakt onaylandıktan sonra bir hükümet, Suudi Arabistan’a asker göndermenin ilave bir teskere gerektirmediğini savunabilir. AKP şu anda pakt onaylandıktan sonra Türk askeri personelinin Suudi Arabistan’a konuşlandırılmasına yetki vermek üzere ayrı bir parlamento teskeresi hazırlıyor. Şimdilik hükümet, parlamentodan yetki alma yolunu izliyor gibi görünüyor.

Elbette Türk parlamentosu uzun zaman önce Erdoğan üzerinde gerçek bir denetim organı olmaktan çıktı ve AKP-MHP çoğunluğu kendisinden geçirilmesi istenen her şeyi geçiriyor. Yine de oylama önemli. En azından bakanları bu konuşlandırmayı meclise getirmeye, kapsamını yazılı olarak belirtmeye ve muhalefetin kayıtlara geçen “hayır” cevabını duymaya zorluyor.

Bu Kadar Zengin, Ama Bir O Kadar Savunmasız! Neden?

Mart 2015’te Suudi Arabistan, bir önceki Eylül ayında San’a’yı ele geçiren Husileri mağlup etmek ve uluslararası alanda tanınan hükümeti yeniden kurmak amacıyla kurulan koalisyona liderlik ederek Yemen’e askeri müdahalesini başlattı. On bir yıl sonra Husiler, Suudi topraklarının derinliklerine ulaşabilen giderek gelişmiş balistik füzeler ve İHA’larla donanmış olarak kuzey Yemen’de varlıklarını korumaya devam ediyor. Suudi liderliğindeki harekat, temel askeri hedefine ulaşamadan Yemen’i harabeye çevirdi. BM arabuluculuğundaki 2022 ateşkesiyle başlayan gerilimi azaltma sürecinin çökmesinin ardından, Temmuz 2026’da çatışmalar yeniden şiddetlendi. 10 Ekim’de Riyad’ın uluslararası havalimanına düzenlenen bir Husi füze saldırısında on üç kişi öldü ve yüzlerce kişi yaralandı.

Şimdi asıl soru şu: Orta Doğu’nun en zengin ülkelerinden biri, dünyanın en pahalı Amerikan silahlarından bazılarıyla donatılmışken, en fakir komşularından birinde faaliyet gösteren silahlı bir harekete karşı nasıl bu kadar savunmasız kalabiliyor?

Princeton Üniversitesi’nde Yakın Doğu Çalışmaları profesörü olan Bernard Haykel’in 18 Ekim’de Fareed Zakaria ile yaptığı röportajda açıkladığı üzere, Suudi Arabistan’ın askeri zayıflıkları kısmen onlarca yıl önce alınan kasıtlı siyasi kararların bir ürünüdür. 1950’ler ve 1960’larda, askeri darbeler Arap dünyasını kasıp kavururken, Suudi monarşisi siyaset bilimcilerin “darbe koruması” (coup-proofing) adını verdiği yöntemi uyguladı. Yani tek bir askeri örgütün veya komutanın rejimi devirmeye yetecek gücü toplamasını önlemek amacıyla silahlı kuvvetleri kasıtlı olarak parçalara ayırmak, komuta yapılarını bölmek ve rakip güvenlik kurumları oluşturmak. Hafız ve Beşar Esad bu işin ustalarıydı.

Bu durum Suudi kralını korumaya yardımcı oldu, ancak askeri koordinasyon, kurumsal kenetlenme ve liyakat pahasına gerçekleşti. Suudi güvenlik teşkilatının farklı kolları daha sonra farklı prenslerin yönetimi altında ayrı tedarik sistemleri ve komuta zincirleri geliştirdi. MBS bu mirası reforme etmeye çalıştı, ancak Haykel’in savunduğu gibi, kurumsal kültür halen derin bir şekilde kökleşmiş durumda. Dahası, Suudi ordusu asimetrik savaşta uzmanlaşmış bir isyan hareketinden ziyade esas olarak konvansiyonel ordularla karşılaşmak üzere tasarlanmıştı.

Bu esnada Husiler, on yıldan fazla süren savaş boyunca disiplinli ve savaşta pişmiş bir güce dönüştü. Haykel ayrıca daha derin bir ideolojik ve tarihsel düşmanlığa dikkat çekiyor. Hareket, Suudi Arabistan’ı Batı emperyalizminin bir aracı olarak sunuyor ve büyük ekonomik uçurumla bilenen zengin komşusuna karşı Yemenlilerin uzun süredir beslediği öfkeden besleniyor. Haykel’e göre Hutiler, Suudi Arabistan’ın güney vilayetlerinde ve hatta Mekke ile Medine üzerinde hak iddia ederek doğrudan Suudi egemenliğine meydan okuyor.

Dolayısıyla uzlaşma beklentileri oldukça sınırlı. Haykel, Husilere haraç ödemenin/para aktarmanın Riyad’a geçici bir rahatlama sağlayabileceğini, ancak daha fazla taleple karşılaşma riski taşıdığını savunuyor. Ayrıca hareketin askeri olarak kesin bir yenilgiye uğratılabileceğine de inanmıyor. Suudi güçleri Husileri son zamanlarda ele geçirdikleri bölgelerden geri çekilmeye zorlayabilir, ancak tamamen yenilmeleri pek olası değil.

Bu durum, Riyad’ın bölgesel stratejisindeki çelişkiyi açıklıyor. Suudi Arabistan, Husilere karşı askeri harekatını sürdürürken bir yandan da İran ile diplomatik gerilimi azaltma yolları arıyor. Haykel’in gözlemlediği gibi, krallık İran’ı çok daha büyük zararlar verme kapasitesine sahip görürken, Husilerle askeri olarak yüzleşmek için hâlâ hareket alanı olduğuna inanıyor.

Suudi Arabistan’ın Washington karşısındaki hayal kırıklığı ayrı bir boyut katıyor. Amerika Birleşik Devletleri Suudi güvenliği için vazgeçilmez olmaya devam ediyor, ancak balistik füze önleyicileri de dahil olmak üzere kendi askeri kaynakları zorlanıyor ve iç siyasi kaygılar doğrudan müdahaleyi kısıtlıyor. Yine de Haykel, Suudi Arabistan’ın ABD’nin yerini Çin ile doldurması ihtimalini reddediyor. Krallığın askeri eğitimi, teknolojik gelişimi ve elit ağları Amerikan sistemine derinlemesine entegre kalmaya devam ediyor.

İşte Türkiye, Pakistan ve Mısır bu noktada devreye giriyor. Suudi Arabistan’ın ek askeri kapasiteye ve topraklarını koruma yükünü paylaşmaya istekli ortaklara ihtiyacı var. Türkiye, özellikle İHA’lar ve diğer askeri teknolojilerde gelişmiş bir savunma sanayii sunuyor; Pakistan büyük bir askeri tecrübe ve krallıkla köklü bir güvenlik ilişkisi getiriyor; ordusu ve Kızıldeniz’e bakan coğrafi konumuyla Mısır ise bölgesel istikrarsızlığın daha da artmasını önlemek için kendi gerekçelerine sahip.

Yine de bu ülkelerin hiçbiri Suudi Arabistan’ın Yemen’de uzun sürecek yeni bir çatışmaya girme iştahını paylaşmak zorunda değil. Desteğin hava savunması, teçhizat, istihbarat ve lojistik yardımla mı sınırlı kalacağı yoksa doğrudan askeri müdahaleye mi dönüşeceği, kabul ettikleri yükümlülüklere ve bunları yerine getirme iradelerine bağlı olacaktır.

“Mısır’ın Vietnamı”nı Hatırlayın

Son zamanlarda Mısır da tabloya dahil oldu. İlk başta Mekke Paktı’nın dışında neden kaldığı hiçbir zaman resmi olarak açıklanmadı. Middle East Eye’a konuşan Türk kaynaklara göre, Türk hükümeti resmi olarak Mısır’ın üyeliğini teklif etti,ancak Kahire; Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan bloğu ile İsrail, BAE ve Hindistan’dan oluşan daha gevşek blok arasında bir seçim yapmaya isteksizdi. Riyad ise zamanla Mısır’ı bir nebze güvenilmez görmeye başladı.

17 Ekim’de Cumhurbaşkanı Sisi, Kral Selman ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın “direktifleri doğrultusunda” krallığı koruma sözü verdi ve ertesi gün kendisinin başkanlık ettiği Mısır Ulusal Savunma Konseyi askeri yardım sağlanmasını onayladı.

Ancak Mısır Anayasası, birliklerin yurt dışına bir muharip göreve gönderilebilmesi için parlamentoda üçte iki çoğunluk gerektiriyor ve parlamento tereddüt etti. Mısır Sosyal Demokrat Partisi, milletvekillerine görevin hedefleri, kapsamı,süresi, maliyeti veya Mısır birliklerine yönelik riskleri hakkında kendilerine hiçbir bilgi verilmediği için çekimser kalmalarını söyledi. Oylama 26 Ekim’e ertelendi. Sisi’nin büyük ölçüde kontrol ettiği bir mecliste bu durum oldukça ilgi çekici!

Bu durum, Mısır kolektif hafızasındaki Yemen hatırasından kaynaklanıyor olabilir. Bilirsiniz, Yemen zaman zaman “Mısır’ın Vietnamı” olarak adlandırılır.

1962 ile 1967 yılları arasında Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır, Suudi Arabistan tarafından desteklenen Zeydi kraliyetçilerine (Kuzey Yemen’i yönetmiş olan Zeydi Şii hanedanının devrilen imamının destekçileri) karşı cumhuriyetçi güçleri desteklemek amacıyla Yemen’e Mısır birliklerini gönderdi.

Sınırlı bir müdahale olarak başlayan süreç, en yoğun döneminde yaklaşık 70.000 Mısır askerinin yer aldığı ve 10.000’den fazla kayıpla sonuçlanan yıkıcı bir askeri yükümlülüğe dönüştü. Yemen deneyiminin Mısır askeri vesayetinde/teşkilatında kalıcı bir iz bırakmış olmasına şaşmamalı. Suudi Arabistan 2015’te Husilere karşı koalisyonunu topladığında Mısır deniz ve hava kuvvetleriyle katkıda bulundu ancak kara birlikleri sevk etmekten kaçındı.

Bugün Sisi zor bir hesaplamayla karşı karşıya. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, Müslüman Kardeşler hükümetine karşı yapılan 2013 darbesinden bu yana hükümetinin vazgeçilmez finansal destekçileri oldu. Bunun da ötesinde, Husilerin Kızıldeniz nakliyesine yönelik saldırıları Mısır’ın Süveyş Kanalı gelirlerini ciddi şekilde düşürdü. Suudi Arabistan’ın Mısır Merkez Bankası’ndaki 5,3 milyar dolarlık mevduatının vadesi bu ay doluyor. Yani para, Mısır’ı bu çatışmaya ve ittifaka çekiyor çünkü Sisi’nin Suudi Arabistan’ı karşısına almaya gücü yetmez. Yine de Yemen’de yeni bir kara savaşından kaçınmak için ikna edici tarihsel nedenler var.

***

Ezgi Başaran’ın bu yazısı ilk olarak yazarın Angle, Anchor, and Voice adlı web sayfasında yayımlandı. Yazının İngilizce orijinali burada.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.