Tunus, görülen bir yerden çok hissedilen bir yer. Ayrıldıktan sonra bile insanın içinde kalmaya devam eden; bazen bir çöl sessizliği, bazen mavi bir kapı, bazen de güneşin tuzla buluştuğu o an olarak geri dönen bir duygu. Ve belki de bu yüzden, zihnimde izi silinmeyen bir duygu olarak kaldı
Özellikle kahverenginin onlarca tonu. Sadece çöllerde değil; evlerde, duvarlarda, şehirlerin dokusunda da bu tonları görüyorsunuz. Sanki ülkenin tamamı toprakla aynı paletten boyanmış gibi. Uzun zamandır Tunus’a gitmek istiyordum. Aslında hayalim, Tunus ile birlikte Fas’ı da kapsayan daha geniş bir Kuzey Afrika rotasıydı; fakat bu kısa Tunus seyahati bile kıtanın en kuzey ucuna dokunmak, Akdeniz’in öte yakasını hissetmek için fazlasıyla yeterli oldu.
Tunus, Akdeniz kıyısında konumlanmış; tarih boyunca sayısız medeniyete ev sahipliği yapmış, coğrafi konumu sayesinde Kuzey Afrika ile Avrupa arasında bir köprü olmuş önemli bir ülke. Ancak bu zengin tarihsel arka planın yanında, ülkenin genelinde hissedilen belirgin bir ekonomik zorluk ve yoksulluk da ilk anda dikkat çekiyor.”Bu topraklarda yürürken sadece bir şehirde değil, adeta katman katman bir tarihin içinde dolaşıyormuş hissine kapılıyorsunuz.
Antik çağlarda “Kartaca” adıyla bilinen bu coğrafya, bir dönem Roma İmparatorluğu’nun en güçlü rakiplerinden biriydi. Kartaca’nın yıkılışının ardından Roma ve Bizans dönemlerini yaşayan Tunus, daha sonra üç yüzyılı aşkın süre Osmanlı egemenliğinde kaldı. 1881 yılında Fransa’nın işgaliyle başlayan sömürge dönemi ise 1956 yılında Tunus’un bağımsızlığını kazanmasıyla sona erdi. Yani bu topraklar, sadece medeniyetlerin değil, aynı zamanda güç mücadelelerinin de sessiz tanığı.
Tunus’ta beni en çok şaşırtan şeyleri ise şöyle sıralayabilirim — ve bunları sıradan bir liste gibi değil, bende bıraktıkları etki sırasına göre anlatmak isterim:
İlk olarak, bir Akdeniz ülkesi olmasına rağmen terk edilmişlik hissi…
Masalsı bir tatil destinasyonu olabilecek sahil şeridinde, bugün bomboş oteller, yarım kalmış evler ve sessiz köyler görmek insana tuhaf bir hüzün veriyor. Sanki bir zamanlar başlamış ama tamamlanamamış bir hikâyenin ortasında kalmış gibisiniz.
İkinci olarak, ülkenin kuzeyi ile güneyi arasındaki keskin fark…
Kuzeyde daha yeşil, daha hareketli ve nispeten gelişmiş bir yapı varken; güneye doğru indikçe coğrafya sertleşiyor, hayat yavaşlıyor ve ekonomik farklar daha görünür hale geliyor. Bu değişim, birkaç saatlik yolculukta bile hissedilebilecek kadar güçlü.
Üçüncü olarak, kadınların toplumdaki yeri…
Tunus, birçok kişinin zihnindeki klasik Arap ülkesi kalıplarını kırıyor. Kadınların eğitim oranı oldukça yüksek ve kamusal alandaki varlıkları dikkat çekici. Kadınlara tanınan haklar ve özgürlükler, bölge ortalamasının üzerinde bir tablo sunuyor.
Başka bir şaşırtıcı konu da en zengininden en fakirine kadar toplumun her kesiminin Fransızcayı son derece düzgün ve etkileyici bir şekilde konuşması. Dilin, sadece bir iletişim aracı değil; adeta kimliğin ve kültürün güçlü bir yansıması olarak hissedilmesi.
Bir diğer çarpıcı detay ise kasapların taze eti anlatma biçimi… Kesilen hayvanın başının dükkânın önünde asılı olması, ilk bakışta oldukça sert ve alışılmadık bir görüntü. Ancak burada bu, etin tazeliğinin ve şeffaflığın bir göstergesi olarak kabul ediliyor.
Ve belki de en şaşırtıcı olanlardan biri: yemek kültürü… Bunca zengin tarihsel birikime rağmen mutfak beklentimin altında kaldı. Patates, yumurta, kuskus ve ton balığı en sık karşılaşılan lezzetlerdi. Elbette iyi bir mekân bulduğunuzda farklı deneyimler mümkün; ancak genel anlamda çok iddialı bir mutfakla karşılaşmadığımı söylemeliyim.
Ama Tunus’un bana hissettirdikleri sadece şaşkınlık değildi. Gördüğümde içimi çocukça bir sevinçle dolduran anlar da vardı…
Uçsuz bucaksız çöl…
Ufuk çizgisinin silindiği, zamanın yavaşladığı o sarı sonsuzluk.
Develer…
Yalnızca çölün bir parçası değil, adeta o coğrafyanın ruhu gibiler. Yaratılışlarıyla bu zorlu doğaya kusursuz bir uyum sağlamışlar; uzun süre susuz kalabilmeleri, kumda batmadan yürüyebilmeleri ve o dingin halleriyle gerçekten çok özel hayvanlar. Onlara bakarken, doğanın ne kadar kusursuz bir denge kurduğunu bir kez daha anlıyorsunuz.
Çöl tilkileri…
Ama en çok aklımda kalan, onları doğal hallerinde görmekten çok, yavru tilkileri kucaklayıp turistlerle fotoğraf çektirmek isteyen Arap çocukları oldu. Biraz hüzünlü, ama gerçek bir sahneydi. Çöl tilkilerinin o devasa kulakları inanılmaz dikkat çekici; sanki bedenlerinin yarısı kulaktan ibaret. Ve insanın aklındaki “tilki” algısının aksine, büyüdüklerinde ancak bir kedi boyutuna ulaşıyorlar.
Palmiyeler ve vahalar…
Kuraklığın ortasında hayatın inatçı bir şekilde yeşermesi.
Hurma…
Dalında satılan hurmalar sanırım yediğim en lezzetli hurmalar idi.
Tuz gölü üzerindeki gün doğumu…
Ufuktan yükselen ışığın tuzla kaplı yüzeyde yansıması, gerçek ile hayal arasındaki o büyülü çizgiyi hissettiren eşsiz bir an.
Mavi-beyaz kapılar ve evler…
Özellikle Sidi Bou Said’de… Her köşe başı kartpostal gibi. Mavinin ve beyazın o huzurlu uyumu, Akdeniz’in dinginliğini birebir yansıtıyor.
Oryantal dokular taşıyan kahvehaneler…
Zamanın ağır aktığı, kahvenin sadece bir içecek değil, bir ritüel olduğu mekânlar.
Ve renkler…
Özellikle kahverenginin onlarca tonu. Sadece çöllerde değil; evlerde, duvarlarda, şehirlerin dokusunda da bu tonları görüyorsunuz. Sanki ülkenin tamamı toprakla aynı paletten boyanmış gibi.
Elbette Bardo Müzesi…
İçerisindeki mozaikler, Roma döneminin ihtişamını adeta bugüne taşıyor. Her bir parça, taşlara işlenmiş bir hikâye gibi; detaylarıyla insanı uzun uzun bakmaya davet ediyor.
Tunus, ilk bakışta sakin, hatta yer yer durağan bir ülke gibi görünebilir. Ama biraz dikkatle baktığınızda, o sessizliğin altında derin bir tarih, kırılgan bir modernleşme ve güçlü bir kültürel kimlik olduğunu fark ediyorsunuz.
Kısacası Tunus, görülen bir yerden çok hissedilen bir yer. Ayrıldıktan sonra bile insanın içinde kalmaya devam eden; bazen bir çöl sessizliği, bazen mavi bir kapı, bazen de güneşin tuzla buluştuğu o an olarak geri dönen bir duygu. Ve belki de bu yüzden, zihnimde izi silinmeyen bir duygu olarak kaldı.
5 Mayıs 2026 - Kahverengi Tonlar, Mavi Kapılar ve Çöl: Tunus
28 Nisan 2026 - Bir Toplumun Ekranla İmtihanı
21 Nisan 2026 - Korkunun adı: Okul
Feza Turunçoğlu Kimdir?
Feza Turunçoğlu, Türkiye’de marka, pazarlama ve reklam sektöründe uzun yıllarını geçirmiş deneyimli bir profesyoneldir. Marka yaratma, spor pazarlaması, marka yönetimi ve iletişim konularında derin bilgi birikimine sahiptir.
Reklam ajanslarında yönetim ekibinde çalışmış, yürütme kurullarında yer almış, ülke için önemli birçok markanın büyüme süreçlerine katkıda bulunan ekipleri yönetmiştir.
Feza Turunçoğlu’nun kariyeri boyunca edindiği deneyimler ve sektördeki bilgisi, markaların stratejik iletişimini yönetme yeteneği ve kriz dönemlerinde markaların nasıl yönetilmesi gerektiğine dair görüşleri sektörde önemli bir referans niteliği taşır.
Bu dönemde; finanstan otomotive, gıdadan içecek markalarına, kamu projelerinden kişisel bakıma Türkiye’nin en önemli ve büyük bütçeli markaları ile çalışma, stratejilerinde söz sahibi olma ve değer yaratma şansı yakalamıştır.
Daha sonra Türkiye’nin bilinirliği ülke dışına da taşan ve ülkenin en değerli markalarından biri olan Vestel’de 10 sene boyunca Vestel Pazarlama iletişimi ve Perakende Pazarlama Liderliği yaparak; pazarlama iletişimi ve sponsorlukların yanı sıra, markanın stratejisi ve bütçe yönetiminde de söz sahibi oldu.
Vestel döneminde en sevdiği işlerinden biri “Biz Voleybol Ülkesiyiz” stratejisinin oluşturulması ve hayata geçişinde üstlendiği rolü oldu. ‘Biz Voleybol Ülkesiyiz’ iletişimi ile marka, hem tüketicinin gönlünü kazanırken hem de sayısız ödül kazandı.
Türkiye’de ‘Spor Pazarlaması’ denince, akla ilk gelen isimlerden.
Feza kendisini; reklam, pazarlama ve iletişim stratejisi alanlarında 30 yıllık deneyimi ile “ marka danışmanı” olarak tanımlıyor.
Vestel sonrası, bağımsız marka danışmanı olarak farklı projelerde ‘sevdiği ve inandığı’ markalara katkı sağlamaya keyifle devam ediyor.
Ve halen en çok voleybol izlemeyi seviyor.