Bu hafta Netflix’te John Steinbeck’in Cennetin Doğusu uyarlamasını izledik.
Lise yıllarımda okumaya başlamış ama Avusturya Lisesi’nin ağır ders programı nedeni ile yarım bırakmıştım. Hatırladıklarım doğruymuş.
Florence Pugh’un canlandırdığı Cathy Ames’i gördükçe hakikaten insanın sinirleri bozuluyor. Kadın yalan söylüyor, insanları kullanıyor, istediğini elde etmek için başkalarının hayatını mahvetmekten çekinmiyor.
Ama benim dizide en çok takıldığım kişi Cathy değil, ona aşık olan Adam Trask oldu. Çünkü Adam’ın çok tanıdık bir özelliği var. Karşısındaki kadının gerçekte kim olduğunu görmek yerine, onun kim olabileceğine inanıyor.
Cathy’nin davranışlarıyla Adam’ın kafasında yarattığı kadın arasında dağlar kadar fark var ama Adam o dağları aşkıyla aşabileceğini düşünüyor.
Bizim ilişkilerde de sık sık yaptığımız şey bu değil mi?
Adam ilgisiz, biz sevgisini göstermeyi bilmiyor diyoruz. Kıskanç, çok seviyor diyoruz. Yalan söylüyor, çocukluğu zor geçmiş diyoruz. Herkese kötü davranıyor ama bize başka davranacağına inanıyoruz. Hatta biraz daha seversek, biraz daha anlayış gösterirsek, biraz daha sabredersek bir gün değişeceğinden neredeyse eminiz.
İnsanın sevgilisini değiştirebileceğine inanması kadar romantik ve bir o kadar da tehlikeli az şey var. Çünkü bazen karşımızdaki insana değil, onun bir gün dönüşmesini umduğumuz insana aşık oluyoruz.
Netflix’in 1 Ekim’de yayımladığı yedi bölümlük Cennetin Doğusu, Steinbeck’in 1952 tarihli romanını yeniden yorumluyor. Dizinin yaratıcısı Zoe Kazan, Cathy’yi romanın kötülük simgesi olmaktan çıkarıp geçmişi ve iç dünyası daha fazla görünen bir karaktere dönüştürmeye çalışmış.
The New Yorker‘da Inkoo Kang’ın 1 Ekim’de yayımlanan eleştirisi de tam buna dikkat çekiyor. Cathy, başkalarına zarar veren, manipülatif bir karakter olmaya devam ediyor ama aynı zamanda izleyicinin anlamaya çalıştığı, hatta zaman zaman kendisine yakınlık duyabildiği bir kadın haline geliyor.
Bu yeni yorumun ilginç tarafı Cathy’nin geçmişine daha fazla yer vermesi. Çocukluğunda ve gençliğinde yaşadıkları, erkeklerin ona nasıl davrandığı, içinde büyüdüğü dünyanın kadınlardan ne beklediği daha görünür hale geliyor.
Ama burada önemli bir ayrım var. Bir insanın neden böyle davrandığını anlamak, yaptıklarını haklı bulmak anlamına gelmiyor. Cathy’nin geçmişinde acı olabilir. Yaşadığı dünyada kadın olmak zor olabilir. Kendini korumak için bazı davranışlar geliştirmiş olabilir. Ama bunların hiçbiri başka insanların hayatlarını mahvetmesini masum hale getirmiyor.
Bence ilişkilerde de en çok burada yanılıyoruz. Bir insanın hikayesini öğrenince onun davranışlarına mazeret bulmaya başlıyoruz. “Babası hiç sevgi göstermemiş. Annesi çok baskıcıymış. Eski sevgilisi onu aldatmış. Çocukluğunda çok üzülmüş” olabilir. Ama bütün bunları bilmek, o insanın size kötü davranmasına katlanmak zorunda olduğunuz anlamına gelmiyor.
Birinin geçmişini anlayabilirsiniz. Ona şefkat duyabilirsiniz. Hatta çok sevebilirsiniz. Ama onun terapisti olmak zorunda değilsiniz.
Adam Trask’ın trajedisi bence burada. Cathy’yi sevmekle kalmıyor, onun içinde kendi ihtiyaç duyduğu kadını görüyor. Sevgi dolu bir eş, birlikte hayat kurulacak bir insan, gelecekte mutlu bir ailenin parçası olacak bir kadın…
Cathy’nin ne istediğinden çok, kendisinin Cathy’yle ne yaşamak istediğine odaklanıyor.
İşin ilginç tarafı, bilim insanları da aşkın insanı nasıl idealize etmeye yönelttiğini uzun zamandır araştırıyor. Journal of Personality and Social Psychology dergisinde yayımlanan bir çalışmada çiftler bir yıl boyunca üç kez değerlendirilmiş.
Araştırmacılar insanların eşlerini gerçekte olduklarından biraz daha olumlu görmelerinin ilişki doyumu ve ilişkinin devamıyla nasıl bağlantılı olduğunu incelemişler. Sonuç ilk bakışta şaşırtıcı. Eşlerini daha fazla idealize eden kişiler, zaman içinde daha yüksek ilişki doyumu ve daha az çatışma bildirmiş. Bu çiftlerin ilişkilerinin devam etme olasılığı da daha yüksek bulunmuş.
Yani aşkın gözü biraz kör olduğunda bu her zaman kötü bir şey değilmiş. Hatta bazen iyi bile gelebiliyormuş.
Ama burada küçük bir ayrım yapmak gerekiyor. Kocanızın sabahları huysuz olmasını sevimli bulmanız başka, size sürekli yalan söylemesini görmezden gelmeniz başka. Eşinizin bazı kusurlarını hoşgörüyle karşılamanız başka, onun size zarar veren davranışlarını sevginizle değiştireceğinize inanmanız başka.
Birincisi evliliğin yürümesine yardımcı olabilir. İkincisi insanı yıllarca mutsuz bir ilişkinin içinde tutabilir.
“Benimle evlenince düzelir” cümlesini kaç kadın söylemiştir acaba?
Sevgiliyken biraz fazla içiyor ama evlenince bırakır. Arkadaşlarıyla çok geziyor ama çocuk olunca evine bağlanır. Çabuk sinirleniyor ama sorumluluk alınca sakinleşir. Kıskanç ama bana güvenmeyi öğrenir.
Hatta bazı ilişkilerde evlilik neredeyse bir rehabilitasyon programı gibi görülüyor. Eş imzayı attığı anda bütün kötü alışkanlıklarını kapının önünde bırakmasını bekliyorsunuz. Keşke öyle olsa. Ama insan karakteri telefon uygulaması değil. Evlendikten sonra otomatik güncelleme gelmiyor.
Elbette insanlar değişebilir. Evlilik de insanı değiştirebilir. Sorumluluk almak, çocuk sahibi olmak, yeni bir hayat kurmak davranışlarımızı etkileyebilir. Ama bir insanın değişmesi için önce kendisinin de bir sorun olduğunu kabul etmesi ve bunun için çaba göstermesi gerekiyor.
Peki insan sevdiği için değişmez mi? Değişebilir. Hatta bu konuda ilginç bir araştırma var. 2022’de yayımlanan bir çalışmada araştırmacıların hedefi bir eşin diğerinden değişmesini istediğinde bu sürecin nasıl işlediğini anlamak.
Araştırmada önemli bir sonuç var. Değişmesi istenen kişi, eşinin talebini kendisine yöneltilmiş bir saldırı olarak görmek yerine ilişkiyi geliştirmeye yönelik bir çaba olarak değerlendirebildiğinde değişim konusunda daha iyi sonuçlar bildirilmiş.
Yani sevdiğimiz insanın isteğiyle değişmemiz mümkün. Ama burada değişim, bir tarafın diğerini zorla yeniden yaratmasıyla olmuyor. Değişmesi istenen kişinin de sürece katılması gerekiyor.
İtiraf edelim, bazen sevgili değil, proje seçiyoruz. Bunu yalnızca kadınların yaptığı bir şey gibi düşünmeyelim.
Erkekler de aynı hataya düşebiliyor. Adam çok güzel bir kadına aşık oluyor. Kadın baştan evlenmek istemediğini söylüyor ama erkek zamanla fikrinin değişeceğine inanıyor. Kadın çocuk istemediğini söylüyor, erkek “Beni yeterince severse ister” diye düşünüyor.
Bazen bir insanın sizi sevmesini beklerken yıllarınızı geçiriyorsunuz. Oysa karşınızdaki insan size nasıl biri olduğunu defalarca göstermiş oluyor. Siz yine de son bölümü bekliyorsunuz.
Galiba bazen aşk yalnızca karşımızdaki insanın bizi kandırmasıyla değil, bizim de kendimize anlattığımız hikayeye inanmak istememizle sürüyor.
Ben Cennetin Doğusu‘nu izlerken Cathy’nin ne kadar kötü olabildiğini düşündüm ama Adam’ın ne kadar uzun süre onun kötülüğünü niye görmek istemediğini de düşündüm. Galiba aşkın gözü gerçekten biraz kör. Ama hayatımızı paylaşacağımız insanı seçerken aklımızı da tamamen kapatmasak iyi olur. Çünkü birini olduğu gibi sevmek başka, bir gün olmasını umduğumuz kişiye aşık olmak başka.Ve bazen aşkın en büyük yanılgısı karşımızdaki insanın bizi kandırması değil. Bizim, onun bir gün değişeceğine kendimizi inandırmamız.
The Guardian‘ın 1 Ekim tarihli eleştirisi için link : https://www.theguardian.com/
24 Ekim 2026 - Kocamın en büyük aşkı ben değil, köpeğimiz!
21 Ekim 2026 - Bir Kalbe Kaç Kişi Sığar? Kalbin Aşk Kapasitesi
18 Ekim 2026 - “Kavuşamazsın, aşk olur!” sözü doğru mu? Gelin ‘Takıntılı aşk tutulması’nı konuşalım
17 Ekim 2026 - Eşimi artık yağ tulumu görüyorum ve hiçbir şekilde istek duymuyorum