Sanayi, Tarım, Ticaret ve Güvenlikte Ana Engeller ve Çözüm Yolları
Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler uzun süredir ne tam kopuyor ne de gerçek anlamda ilerleyebiliyor.
Bir zamanlar Ankara’nın en büyük stratejik hedeflerinden biri olan tam üyelik süreci bugün fiilen donmuş durumda.
Müzakere başlıkları açılmıyor.
Yeni fasıllar ilerlemiyor.
Siyasi diyalog çoğu zaman krizler üzerinden şekilleniyor.
Ancak ekonomik gerçekler farklı bir hikâye anlatıyor.
AB hâlâ Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı. Türkiye ihracatının yaklaşık yüzde 40’ını Avrupa pazarına yapmaktadır.
Türkiye’de faaliyet gösteren binlerce Avrupalı şirket bulunmaktadır.
Avrupa’da ise on binlerce Türk girişimci üretim yapmakta, yatırım yapmakta ve istihdam yaratmaktadır.
Kısacası siyasette mesafe artsa da ekonomide karşılıklı bağımlılık devam etmektedir.
Sorun şu ki dünya değişirken Türkiye-AB ekonomik ilişkilerinin kuralları büyük ölçüde 1995 yılında imzalanan Gümrük Birliği mantığında kaldı.
Oysa bugün yapay zekâdan dijital ticarete, yeşil dönüşümden kritik minerallere kadar bambaşka bir ekonomik çağın içindeyiz.
Dolayısıyla bugün karşı karşıya olduğumuz sorun üyelikten çok ekonomik entegrasyonun güncellenememesidir.
Ancak mesele sadece ekonomi de değildir.
İlişkileri kilitleyen güvenlik, siyaset, kimlik ve güven eksikliği boyutları da var.
Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliği imzalandığında önemli bir başarı hikâyesiydi.
Türk sanayisinin modernleşmesine katkı sağladı.
Kalite standartlarını yükseltti.
Türk şirketlerini küresel rekabete hazırladı.
Otomotivden beyaz eşyaya kadar birçok sektörde Avrupa entegrasyonu Türk sanayisinin dönüşümünü hızlandırdı.
Ancak bugün ciddi eksiklikler ortaya çıkmış durumda.
Çünkü mevcut sistem:
* Hizmet sektörünü kapsamıyor.
* Tarımı kapsamıyor.
* Kamu alımlarını kapsamıyor.
* Dijital ekonomiyi kapsamıyor.
* E-ticareti kapsamıyor.
* Veri ekonomisini kapsamıyor.
Dahası Türkiye, AB’nin üçüncü ülkelerle yaptığı serbest ticaret anlaşmalarının yükünü taşırken aynı avantajlardan otomatik yararlanamıyor.
Örneğin AB bir ülkeyle serbest ticaret anlaşması yaptığında o ülkenin malları Türkiye pazarına girebiliyor.
Ancak Türk malları aynı ülkeye aynı kolaylıkla ulaşamıyor.
Bu asimetrik yapı Türk sanayicisinin yıllardır dile getirdiği temel şikâyetlerden biridir.
Sanayi açısından ikinci büyük meydan okuma Avrupa Yeşil Mutabakatı’dır.
AB artık yalnızca kaliteli mal istemiyor.
Düşük karbonlu üretim de istiyor.
Karbon Sınır Düzenleme Mekanizması (CBAM) kapsamında özellikle:
* Çelik
* Çimento
* Alüminyum
* Gübre
* Elektrik
* Kimya
sektörleri yeni maliyetlerle karşı karşıya kalacak.
Sorun çevre standartlarının yükselmesi değildir.
Sorun dönüşümün finansmanıdır.
Türkiye’nin sanayisini karbonsuzlaştırması için önümüzdeki yıllarda yüz milyarlarca dolarlık yatırım gerekecektir.
Eğer bu dönüşüm birlikte yönetilebilirse Türkiye Avrupa’nın yakın üretim merkezi haline gelebilir.
Yönetilemezse rekabet gücü kaybı yaşanabilir.
Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerinde en ihmal edilen alanlardan biri tarımdır.
Oysa Türkiye Avrupa’nın hemen yanında bulunan en büyük tarımsal üretim merkezlerinden biridir.
Buna rağmen tarım sektörü Gümrük Birliği’nin dışında kalmıştır.
Sonuç olarak:
* Kota uygulamaları
* Tarife engelleri
* Veteriner standartları
* Bitki sağlığı düzenlemeleri
* Sertifikasyon süreçleri
Türk üreticisinin önüne önemli engeller çıkarmaktadır.
Özellikle:
* Zeytinyağı
* Taze meyve
* Sebze
* Narenciye
* Üzüm
* İşlenmiş gıda
ihracatında zaman zaman ciddi sorunlar yaşanmaktadır.
Oysa iklim değişikliğinin tarımsal üretimi zorlaştırdığı bir dönemde Türkiye rakip değil, tamamlayıcı ortak olarak görülmelidir.
Akdeniz’in iki yakasının gıda güvenliği büyük ölçüde ortak geleceğe bağlıdır.
Belki de iş dünyasının en fazla şikâyet ettiği konu budur.
Türk malları Avrupa’ya gidebiliyor.
Ama Türk iş insanı gidemiyor.
Bir ihracatçı günlerce hatta haftalarca Schengen vizesi bekleyebiliyor.
Bir sanayici fuara katılamıyor.
Bir yatırımcı toplantısını kaçırabiliyor.
Bir akademisyen konferansa yetişemeyebiliyor.
Bu durum ekonomik entegrasyon mantığıyla bağdaşmıyor.
Mallar serbest.
Sermaye büyük ölçüde serbest.
Ama insan hareketliliği sınırlı.
Bu sürdürülebilir bir model değildir.
Türk taşımacılık sektörü yıllardır Avrupa ülkelerinin uyguladığı transit geçiş kotalarından şikâyet ediyor.
Kamyonlar sınır kapılarında bekliyor.
Maliyetler artıyor.
Teslimat süreleri uzuyor.
Özellikle Orta Avrupa güzergâhlarında yaşanan kısıtlamalar Türk ihracatçısının rekabet gücünü azaltıyor.
Tedarik zincirlerinin yeniden şekillendiği bir dönemde bu engeller yalnızca Türkiye’ye değil Avrupa ekonomisine de zarar veriyor.
Türk-AB ilişkilerindeki tıkanıklığın önemli bir bölümü ekonomi kaynaklı değildir.
Asıl mesele güvenlik ve jeopolitik alanda yatmaktadır.
Soğuk Savaş boyunca Türkiye ve Avrupa’nın tehdit algıları büyük ölçüde ortaktı.
Bugün ise durum farklıdır.
Doğu Akdeniz.
Karadeniz.
Suriye.
Göç.
Enerji güvenliği.
Savunma sanayii.
Rusya-Ukrayna savaşı.
Ortadoğu istikrarsızlığı.
Bu alanlarda tarafların öncelikleri her zaman örtüşmemektedir.
Bazı Avrupa ülkeleri Türkiye’yi vazgeçilmez bir stratejik ortak olarak görürken bazıları Türkiye’yi yönetilmesi gereken bir sorun olarak değerlendirmektedir.
Bu çelişki ilişkilerin önünü tıkamaktadır.
Oysa gerçek şudur:
Avrupa’nın enerji güvenliği, Karadeniz güvenliği, göç yönetimi ve savunma kapasitesi açısından Türkiye kritik öneme sahiptir.
Türkiye’nin de teknoloji, yatırım, finansman ve pazar erişimi açısından Avrupa’ya ihtiyacı vardır.
İlişkilerin önündeki siyasi engellerden biri de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve zaman zaman Yunanistan tarafından kullanılan veto mekanizmalarıdır.
Ankara açısından bakıldığında nüfusu bir milyonu bile bulmayan Güney Kıbrıs’ın zaman zaman Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerini bloke edebilmesi ciddi rahatsızlık yaratmaktadır.
Brüksel açısından ise üyelik dayanışması ilkesi ön plandadır.
Bu nedenle teknik ve ekonomik birçok konu siyasi anlaşmazlıkların rehinesi haline gelebilmektedir.
Özellikle:
* Gümrük Birliği’nin güncellenmesi
* Vize serbestisi
* Enerji iş birliği
* Savunma sanayii diyaloğu
gibi alanlarda ilerleme yavaşlamaktadır.
Son dönemde Ankara ile Atina arasında gelişen daha yapıcı diyalog desteklenmesi gereken olumlu bir fırsat yarattı.
Bu fırsatın kalıcı iş birliğine dönüşmesi hem Avrupa’nın hem Türkiye’nin çıkarınadır.
İlişkilerin önündeki bir başka engel Avrupa siyasetindeki dönüşümdür.
Birçok Avrupa ülkesinde aşırı sağ partiler güç kazanmaktadır.
Göç karşıtlığı yükselmektedir.
İslam karşıtlığı artmaktadır.
Kimlik siyaseti geniş kitlelere ulaşmaktadır.
Bu durum Türkiye algısını da doğrudan etkilemektedir.
Bugün bazı siyasetçiler Türkiye ile daha yakın iş birliğinin ekonomik faydalarını kabul etmelerine rağmen iç politika kaygıları nedeniyle bunu açıkça savunamamaktadır.
Türkiye meselesi bazı ülkelerde dış politika konusu olmaktan çıkmış, iç politika malzemesine dönüşmüştür.
Bu da rasyonel karar almayı zorlaştırmaktadır.
Belki de en büyük sorun budur.
Türkiye’de birçok kişi Avrupa’nın hiçbir zaman Türkiye’yi tam anlamıyla kabul etmek istemediğine inanıyor.
Avrupa’da ise Türkiye’nin demokratik standartlardan ve reform gündeminden uzaklaştığını düşünen geniş bir kesim bulunuyor.
Sonuçta iki taraf da birbirinin niyetlerinden şüphe duymaya başlıyor.
Türkiye Avrupa’nın çifte standart uyguladığını düşünüyor.
Avrupa ise Türkiye’nin öngörülebilirliğinin azaldığını düşünüyor.
Güven azaldıkça her kriz daha büyük algılanıyor.
Her anlaşmazlık stratejik kopuş işareti olarak yorumlanıyor.
Oysa taraflar birbirlerinden uzaklaşabilecek durumda değiller.
1. Gümrük Birliği Güncellenmeli
Tarım, hizmetler, kamu alımları ve dijital ekonomi sisteme dahil edilmelidir.
2. Vize Rejimi Yeniden Tasarlanmalı
İş insanları, akademisyenler, öğrenciler ve profesyoneller için daha hızlı ve öngörülebilir sistem kurulmalıdır.
3. Yeşil Dönüşüm Ortak Projeye Dönüştürülmeli
AB fonları Türk sanayisinin dönüşümünde daha etkin kullanılmalıdır.
4. Tarım Stratejik Ortaklık Alanı Olarak Görülmeli
Gıda güvenliği çağında Türkiye ile Avrupa birlikte kazanabilir.
5. Güvenlik Diyaloğu Güçlendirilmeli
NATO, savunma sanayii, enerji güvenliği ve Karadeniz alanlarında daha kurumsal iş birliği mekanizmaları kurulmalıdır.
6. Kıbrıs ve Doğu Akdeniz Sorunları Ekonomik İş Birliğinin Rehinesi Olmamalı
Anlaşmazlıklar yönetilirken ekonomik entegrasyon ilerletilebilmelidir.
7. İlişkiler Üyelik Tartışmasına Hapsedilmemeli
Tam üyelik hedefi korunabilir.
Ancak kısa ve orta vadede öncelik ekonomik ve stratejik entegrasyonun derinleştirilmesi olmalıdır.
Türk-AB ilişkilerinin en büyük sorunu çıkar çatışması değildir.
Sorun beklenti yönetimindeki başarısızlık ve güven erozyonudur.
Bugün Ankara ile Brüksel arasında yaşanan sorunların büyük bölümü çözümsüz değildir.
Asıl eksik olan siyasi cesaret, stratejik vizyon ve karşılıklı güveni yeniden inşa edecek liderliktir.
Dünya parçalanırken, ticaret savaşları büyürken, enerji ve teknoloji rekabeti sertleşirken Türkiye ile Avrupa’nın birbirinden uzaklaşması her iki taraf için de maliyeti yüksek bir tercih olacaktır.
Artık sorulması gereken soru:
“Türkiye Avrupa Birliği’ne üye olacak mı?” değildir.
Asıl soru şu:
Türkiye ve Avrupa, giderek daha sert, daha rekabetçi ve daha tehlikeli hale gelen yeni küresel düzende birlikte güçlenmenin yolunu bulabilecek mi yoksa farklı kulvarlara mı savrulacak yeni dünya düzeninde?
Önümüzdeki on yılın cevabını belirleyecek soru budur.