JOB: İnsan Gücü Eline Geçirdiğinde Ne Yapar?

JOB insanın gücü eline geçirdiğinde onunla ne yapabileceğini, kötülüğün nereden doğduğunu ve insanın saklı yüzlerinin güçle birlikte nasıl ortaya çıkabileceğini sorguluyor. Oyun ilerledikçe, izlediğimiz şeyin yalnızca bir terapi seansı değil, büyük bir kötülükle yüzleşme anı olduğu anlaşılıyor.

29 Ağustos 2026
JOB, çağdaş bir yorumla günümüz insanını; her gün karşılaştığımız, konuştuğumuz, birlikte çalıştığımız, yolculuk ettiğimiz, hatta aynı evde yaşadığımız insanı anlatıyor.

Max Wolf Friedlich’in yazdığı, Türkiye prömiyerini 26 Nisan 2026’da Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi’nde yapan JOB için sezonun beni en çok geren, en diken üstünde oturtan oyunu diyebilirim. Kerem Deren ve Çisil Hazal Tenim’in uyarlayıp yönettiği, Leyla Tanlar ve Sarp Akkaya’nın performanslarıyla izleyiciyle buluşan oyun, iş hayatının acımasız yanlarını ve beraberinde getirdiği psikolojik yükleri sahneye taşıyor.

Psikolojik gerilim olarak nitelendirebileceğimiz oyunun merkezinde, büyük bir teknoloji şirketinde içerik editörü olarak çalışan Şirin var. Her gün binlerce insanın görmeye dahi dayanamayacağı şiddet ve taciz içerikli videoları ayıklamakla görevli olan Şirin’in iş yerinde geçirdiği sinir krizinin görüntüleri sosyal medyada yayılınca genç kadın işten uzaklaştırılıyor. İşine geri dönebilmesinin tek koşulu ise şirketin seçtiği bir terapistten akıl sağlığının yerinde olduğuna dair rapor almak. Ancak işe dönebilmek için ünlü bir terapistin kapısını çalan Şirin, kendisini kısa sürede bir güç savaşının içinde buluyor. Şirin’in çantasından çıkan tabanca ise terapiyi bambaşka bir boyuta taşıyor.

Oyunun temelinde gücün kullanımı var. Güç, bir saat boyunca terapistle Şirin arasında sürekli el değiştiriyor; ancak ikisinin bu gücü kullanma amaçları birbirinden tamamen farklı. Oyun, insanın gücü eline geçirdiğinde onunla ne yapabileceğini, kötülüğün nereden doğduğunu ve insanın saklı yüzlerinin güçle birlikte nasıl ortaya çıkabileceğini sorguluyor. Oyun ilerledikçe, izlediğimiz şeyin yalnızca bir terapi seansı değil, büyük bir kötülükle yüzleşme anı olduğu anlaşılıyor.

Başlangıçta iki karakterin de amacı net: Terapist hastasını iyileştirmek, Şirin ise bir an önce iyileşip işine dönmek istiyor. Ancak zamanla bu roller değişiyor. Hasta, terapistin içindeki kötülüğü ortaya çıkararak onu tedavi etmeye; terapist ise kendisini yalan ve iftirayla tehdit eden hastasının acılarına ve kötülük karşısındaki çaresizliğine son vermeye çalışıyor. Oyunun başında gösterilip sonrasında yeniden hatırlatılan küçücük silah ise bir saatlik terapi seansının sonunu getiriyor.

Terapistin yaşanan tüm gerilime rağmen sakin kalmaya çalışırken sonunda kontrolünü kaybetmesi, daha ilk andan itibaren gergin, öfkeli ve isyankâr olan Şirin’in ise gerçek kötülükle yüzleştikten sonra pes etmesi, gücün insanı ne hâle getirebileceğini gözler önüne seriyor. Karşılıklı soru-cevaplarla ilerleyen diyaloglar ise seyirciyi her ihtimalin mümkün olduğu bir dünyanın içine çekiyor.

Oyunun tüm katmanları, küp şeklinde tasarlanmış terapi odasında açılıyor

JOB, çağdaş bir yorumla günümüz insanını; her gün karşılaştığımız, konuştuğumuz, birlikte çalıştığımız, yolculuk ettiğimiz, hatta aynı evde yaşadığımız insanı anlatıyor. İnsan gerçekten Tanrı’nın yarattığı o mükemmel yaratık mıdır? Eline güç geçtiğinde ne yapar? Ölüm kalım mücadelesinde insan kalabilir mi? Bütün bu soruları bir saate sığdıran oyun, ışıkların kapanmasıyla patlayan silahtan çıkan kurşunun kimi hedef aldığını bilmediğimiz belirsiz bir sonla bitiyor. Seyirci ise cevapsız sorular ve kaçınılmaz bir iç hesaplaşmayla baş başa kalıyor.

Oyunun bütün bu katmanları, küp şeklinde tasarlanmış terapi odasında açılıyor. Eğik biçimde konumlandırılmış küpün içinde bir terapist koltuğu, bir sandalye ve terapistin seyirciye sırtını dönerek oturduğu bir tabure bulunuyor. Ancak bu küp yalnızca oyunun geçtiği mekân değil, aynı zamanda en önemli metaforlarından biri. Şirin ile terapiste ait sır da terapistin çekmecesinden çıkan renkli oyuncak bir küpte saklı. Farklı renklerde birçok yüze sahip olan küp, tıpkı insan gibi her çevrildiğinde başka bir yüzünü gösteriyor; böylece insanın değişkenliğinin de sembolüne dönüşüyor.

Hikâye de bu küp gibi açıldıkça yeni yüzlerini gösteriyor. Bu yalnızca işine geri dönmeye çalışan bir beyaz yakanın hikâyesi değil; oyun ilerledikçe kuşak çatışması, bir babanın çocuklarıyla ilişkisi, genç bir kadının ağır bir iş yükünün altında ezilmesi, çocukluk travmaları ve terapide dökülen taşların nelere yol açabileceği gibi farklı katmanlar ortaya çıkıyor. Bu katmanların bazıları sahnede gösterilirken bazıları yalnızca hissettiriliyor. Oyuncular oyun boyunca küpün dışına çıkmıyor; beyaz ve soluk ışığın altında devam eden terapi seansında saklanan bir kötülüğün gerçek olup olmadığı karşılıklı diyaloglarla sürekli sorgulanıyor. Seyirciye hiçbir zaman kesin bir cevap verilmiyor; ancak kötülüğün varlığı başından sonuna kadar hissettiriliyor.

Oyunun önemli çatışmalarından biri de kuşak farkı. Terapist ve Şirin’in konuşma biçimlerinden giyimlerine, davranışlarından dünyayı algılama şekillerine kadar birbirlerinden ayrıldıklarını görüyoruz. Kırklı yaşlarındaki terapist sakin, mimikleri sınırlı ve jestleri kontrollüyken; Şirin isyankâr, hareketli ve sesini yükseltmekten çekinmeyen bir karakter. Terapist, elindeki dosya sayesinde Şirin’in geçmişine dair sahip olduğu bilgiyi bir güç unsuru olarak kullanırken, Şirin internet ve teknoloji konusundaki hâkimiyetinin kendisine güç verdiğine inanıyor. Ancak zamanla bu gücün onu da tükettiğinin farkına varıyor.

Oyunun ritmi videolarla birlikte değişiyor. Terapi seansının sahnede gösterilmeyen bölümlerinin ekrana taşındığı anlarda ışıklar kararıyor ve oyun adeta bir sinema gösterimine dönüşüyor. Sahnede eylem yeniden başladığında ise gerilim yükseliyor. Oyuncuların nadiren karşılıklı oturduğu, sürekli hareket hâlinde olduğu ve hatta bir kovalamacanın yaşandığı anlar oyunun ritmini yeniden hızlandırıyor.

Sahneleme tekniğini, dört tarafı açık küp biçimindeki platformu, videoları ve karanlıkla beyaz ışık arasında gidip gelen ışık tasarımını düşündüğümde, JOB bana tek mekânda geçen bir film hissi veriyor. Bu hissin en önemli nedenlerinden biri kuşkusuz Leyla Tanlar ve Sarp Akkaya arasındaki uyum. İki oyuncu sahnede adeta zeytinyağı ve su gibiler: Birbirlerine hiç karışmıyorlar ama aynı bardağın, aynı sıkışmışlığın içinde var oluyorlar. Aralarındaki bu sıkışmışlık ve gücün sürekli el değiştirmesi, basit ama vurucu, gerilimli ve biraz da dijital bir anlatımla seyirciye aktarılıyor. Videolardaki daha durağan ve tekrara dayalı performanslarıyla sahnedeki canlı ve hareketli oyunculukları arasında kurulan karşıtlık da bu hissi güçlendiriyor.

Tek perde, 60 dakika süren ve oyuncuların sahneden hiç ayrılmadığı JOB, izleyiciyi adeta soldan kroşe yemişe çeviriyor. Yalnızca sorular sordurmakla kalmıyor; saklanan gerçekler ve bunların doğru olabilme ihtimaliyle seyirciyi geriyor, hatta sinirlerini bozuyor. Sahnede gösterilmeyip yalnızca hissettirilenler de en az gösterilenler kadar sarsıcı.

Psikolojiye ve travmalara ilgi duyan, alışılmış kalıpların dışında bir tiyatro deneyimi arayanlar için JOB, kolay kolay zihinden çıkmayacak bir oyun. Çünkü ışıklar yandığında sahnede kalan soru artık yalnızca Şirin ve terapistle ilgili değil: İnsan, gücü gerçekten eline geçirdiğinde ne yapar?

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.