Ortaoyunu ile meddahlık geleneğinin kaynaşmasından doğan Aşk Yolunda İstanbul’da Neler Olmuş: Çerkes Rıdvan’ın Dolabı, tarihî konularda kaleme aldığı fıkra, roman ve hikâyeleriyle tanınan Koçu’nun renkli anlatımını Cem Zeynel Kılıç’ın canlı performansıyla sahneye taşıyor.
Oyun, hanın tam ortasında oynanır. Oyuncunun oturduğu yerin tam karşısında, sağında ve solunda sandalyeler; sandalyelerin önünde ise küçük tabureler ve masalar bulunuyor. Duvarlarda ise yok yok: Atatürk, Che Guevara ve Gaffar Okkan posterleri, manzara resimleri, pidecinin menüsü, dualar, saatler ve halılar bir arada uyumsuzluğun uyumunu yaratıyor. Oyuncu, tüm seyirciyi görebilecek şekilde konumlandırılıyor. “Evden kaçabilirsin çocuk ama kaderden asla.” Didem Madak
Kaderimde tiyatro üzerine kalem oynatmak, benim genlerimde ve gelecek hayallerimde varmış ki artık iki haftada bir; izlediğim tiyatro oyunlarına dair yazılarımı, tiyatro tarihi ve tiyatro edebiyatı üzerine kaleme aldığım yazıları sizlerle paylaşacağım.
Bu yolculuğuma, 2025-2026 sezonunun en eğlenceli, en yüzümü güldüren ve iki defa izleme şerefine nail olduğum Aşk Yolunda İstanbul’da Neler Olmuş: Çerkes Rıdvan’ın Dolabı oyununa dair izlenimlerimi paylaşacağım bu yazıyla başlamak istedim.
İstanbul’un orta yerinde, tarihî Kuveloğlu Han’da, İstanbul Ansiklopedisi’nin yazarı tarihçi Reşat Ekrem Koçu’nun Aşk Yolunda İstanbul’da Neler Olmuş kitabından 17. yüzyıla ait bir hikâye hayat buluyor. Ortaoyunu ile meddahlık geleneğinin kaynaşmasından doğan Aşk Yolunda İstanbul’da Neler Olmuş: Çerkes Rıdvan’ın Dolabı, tarihî konularda kaleme aldığı fıkra, roman ve hikâyeleriyle tanınan Koçu’nun renkli anlatımını Cem Zeynel Kılıç’ın canlı performansıyla sahneye taşıyor.
Oyun, birçok aşk hikâyesini içinde barındıran İstanbul’da, 17. yüzyılda, Sultan IV. Murad devrinde geçmekte. Kitapta da belirtildiği gibi Koçu’nun ifadesiyle: “Muhabbet, oynaşma, gönül işi; yapanlar daima iki kişi, biri erkek, biri dişi.” Peki, kimdir bu erkek ile dişi? Lonca teşkilatının neferlerinden Yemenici’nin çırağı Kasımpaşalı Yemenici Mustafa ile İstanbul’un zengin eşrafından Cevahircibaşı Ali Bey’in kızı, yalı güzeli İncili Hanım arasında yaşanan aşk hikâyesi; özgürlük hayaliyle yanıp tutuşan, efendisinin biriciği ve evladı gibi gördüğü kölesi Çerkes Rıdvan tarafından türlü Ali Cengiz oyunlarıyla engellenmeye çalışılır. Bu durum da oyunun ana çatışmasını oluşturur. Bu hikâyeye peltek Ebekızı Ayşe Dudu, şeşbeş cariye Nakşigül, Ermeni yemeni ustası, ustanın geveze çırağı, son olarak da saltanatında etrafı kasıp kavuran, astığı astık kestiği kestik Bağdat Fatihi IV. Murat dahil olunca ortalık karışır. Çerkes Rıdvan, hırs ve kıskançlıkla İncili Hanım’la evlenip özgür kalmak için, kendisini şuursuzca seven şeşbeş Nakşigül ile bir oyun kurar ve âşıkları ayırır. Yemenici Mustafa Tersane Zindanı’na, Çerkes Rıdvan’ın dolabına kurban giden Nakşigül ise Babacafer Zindanı’na gönderilir. Lakin aşk kıvılcımı bir kere çakılmıştır; peltek Ayşe Dudu işin içinde bir bit yeniği olduğunu anlar ve oyunu bozmaya çalışır. En sonunda dolap IV. Murat’ın huzurunda çözülür; kimi sevdiğine kavuşur, kimi de nasibine razı olur.
Performans ortaoyunu ve meddahlık geleneğinin nüvelerini taşımakta; ancak bu geleneklere tamamen aykırı bir kimliği de barındırmakta. Ortaoyununda doğaçlamaya dayalı bir yapı söz konusuyken, bu oyun Reşat Ekrem Koçu’nun hikâyesine dayanıyor ve bu hikâyenin gerçek olup olmadığına dair elimizde kesin bir veri bulunmuyor. Koçu’nun aktardığı bu hikâyenin, Cem Zeynel Kılıç tarafından yalnızca anlatılmakla kalmayıp canlandırıldığına da şahit oluyoruz.
Benzerliklere gelince; ortaoyununda olduğu gibi bu oyunda da müzik ve şarkıya yer veriliyor. Dört müzisyenin yer aldığı yapımda, müzisyenler zaman zaman hikâyedeki karakterleri de şarkı aracılığıyla seslendiriyor. Cem Zeynel Kılıç ise İstanbul’da yaşamış farklı milletlerin şivelerini taklit ederek; peltek, şeşbeş gibi tiplerle gülmece unsurunu oluşturuyor. Oyunun ortaoyununa benzeyen bir diğer özelliği de mukaddime, yani giriş bölümünde çalınan ney ve zurna.
Oyunda meddahlık geleneğinden de izler bulunuyor. Öncelikle oyuncu, seyirci önünde bir tarihi hikâye anlatıyor. Üstelik bu hikâye, kapalı ve çay-kahve servisinin yapıldığı bir handa geçiyor; tıpkı bir zamanlar kahvehanelerde hikâye anlatan meddahlar gibi. Oyunun tek dekoru, oyuncunun oturduğu ahşap sandalye. Meddah gösterilerinde yer alan taklitler bu oyunda da dikkat çekiyor. Tıpkı meddahlık geleneğinde olduğu gibi burada da oyuncu seyirciyle, han esnafıyla iletişim halinde; anlatıcı olduğunu ve bunun bir oyun olduğunu hatırlatıyor. Karakterden karaktere geçerken anlatıcı hatta oyuncu kimliğine geri dönüyor ve böylece “göstermeci” yapı korunuyor.
Oyunun en ilginç yanlarından biri de oynandığı mekân. İstanbul’da, Haliç’in yanı başında, Küçükpazar semtinde, Kıble Çeşme Sokak’ta yer alan Kuveloğlu Han, 1888 yılında dört katlı olarak inşa edilmiş. Ortasında avlusu ve kuyusu bulunan hanın tavanı şeffaf bir malzeme ile kaplı. Bu sayede gündüz vakti, lambalarla birlikte oldukça aydınlık bir ortam oluşmakta. Buraya gelen birçok kişi, talaş ateşinde ve Osmanlı zamanından kalma fırınlarda pişen pideyi tatmak ya da hanın kahvecisinde çay-kahve içmek için geliyor. Bazıları ise Türkiye’deki sayılı kadın deri ustalarından biri olan Vildan Akbay’ı ve atölyesini ziyaret etmek için buraya uğruyor.
Herkesin gözü önünde, 17. yüzyılda yaşandığı varsayılan bir aşkın anlatıldığı bu oyunun; tek bir oyuncuyla, meddahlık ve ortaoyunu geleneğine dayanarak sahnelenmesi, bu geleneklerin tarihsel olarak herkese açık kahvehanelerde, meydanlarda icra edildiği düşünüldüğünde, oyunun günümüzde de herkese açık bir mekânda, yani bir handa oynanması anlamlı bir tercih olarak öne çıkıyor. Farklı sınıflardan, farklı statülerdeki insanların bir araya geldiği bu hikâyede, han gibi herkesin gelip geçtiği bir mekânın seçilmesi; aşkın, çatışmanın ve toplumsal farklılıkların görünür hâle gelmesini sağlar. Böylece mekân yalnızca bir sahne değil, aynı zamanda hikâyenin toplumsal boyutunu da taşır.
Oyun, hanın tam ortasında oynanır. Oyuncunun oturduğu yerin tam karşısında, sağında ve solunda sandalyeler; sandalyelerin önünde ise küçük tabureler ve masalar bulunuyor. Duvarlarda ise yok yok: Atatürk, Che Guevara ve Gaffar Okkan posterleri, manzara resimleri, pidecinin menüsü, dualar, saatler ve halılar bir arada uyumsuzluğun uyumunu yaratıyor. Oyuncu, tüm seyirciyi görebilecek şekilde konumlandırılıyor. Seyirci ile oyuncu iç içe değil; aralarında belirli bir mesafe var. Müzisyenler Gökçe “CheChe” Gürçay, Miray Eslek, Özlem Kaya ve Volkan İncüvez ise hanın birinci katında, dört sandalye üzerinde, oyunun akışına göre müzik yapıyor. Oyunun müzikleri öyle dikkat çekicidir ki, 28. Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri’nde “Yılın En Başarılı Sahne Müziği” ödülünü alarak bu alanda adını altın harflerle yazdırıyor.
Oyunun oynandığı alana seyirciler hanın kapısından giriş yaparken, müzisyenler oyundan önce yerlerini alırlar. Mukaddime kısmında ney üflenir ve zurna çalınırken oyuncu hanın kapısından girer ve bir süre seyircilerin arasında oturur. Ardından sahneye geçer, “hu” çekerek oyunu başlatır ve bizleri 17. yüzyılda bir zaman yolculuğuna çıkarır.
Oyunun atmosferine gelince; plastik sandalyeleri ve hanın duvarlarındaki karmaşık görüntüyü görmezden gelirseniz, tam anlamıyla bir zamanlar kahvehanelerde anlatılan hikâyelerin atmosferini hissedersiniz. Kendinizi bir tiyatro oyunu izlemekten çok, yoldan geçerken bir kahvehaneye girip meddah dinliyormuş sanabilirsiniz. Oyuncunun tipten tipe geçerken değiştirdiği sesi, mimikleri ve jestleriyle karşınızda adeta tek kişilik dev bir kadro oynuyormuş izlenimine kapılırsınız.
Tarihi Kuveloğlu Han, oyunun sonunda bize bir şey fısıldar: Tiyatro yalnızca sahnesi, gişesi ve fuayesi olan binalarda değil, şehrin kalbinde yaşar. Oyunun metnine ve rejisine göre birçok mekân tiyatroya dönüşebilir. Buranın yalnızca bir iş yeri olmadığını; İstanbul’un tarihi ve kültürel mirasının bir parçası olduğunu ve sanatla yeniden hayat bulabileceğini hatırlatır.
Gönül ise İstanbul’da hep yoldadır: 17. yüzyılda da 21. yüzyılda da aşkın nereden geleceği belli olmaz. Ama oyunda da söylendiği gibi:
“Aşk oyunu buna derler güzelim, seçmelisin birini…”