İnsan hikâye kuran bir varlıktır.
Dünyayı yalnızca olduğu gibi yaşamaz; ona anlam verir, nedenler bulur, karakterler yaratır ve yaşadıklarını bir anlatının içine yerleştirir.
Hayatı anlamlandırabilmemizin yolu da budur.
Ama aynı nedenle sık sık yanılırız.
Çünkü bazen karşımızdaki insanı değil, onun hakkında kurduğumuz hikâyeyi görmeye başlarız.
Sinema çoğu zaman toplumun kendine itiraf edemediği şeyleri karakterler üzerinden görünür kılar.
The Drama da bunu yapan filmlerden biri.
Seyirciyi karakterlerden çok kendi yargılarıyla karşı karşıya bırakır.
İnsan, sevdiği kişiyi mi sevdiğini, yoksa onun hakkında kurduğu hikâyeyi mi sevdiğini düşünmeye başlar.
Bu soru yalnızca aşkın değil, bütün insan ilişkilerinin merkezindedir:
“Karşımdakini mi seviyorum, yoksa onun hakkında kurduğum hikâyeyi mi?”
Sorun, hikâyenin zamanla insanın kendisinden daha büyük hâle gelmesidir.
O noktadan sonra karşımızdaki kişi değiştiği için değil, bizim zihnimizdeki anlatıya uymadığı için hayal kırıklığı yaşarız.
Çünkü çoğu zaman insanın kendisini değil, onun olasılıklarını severiz.
Kim olduğunu değil, kim olabileceğini.
Bu nedenle aşkın kırılmaları çoğu zaman kişinin değişmesinden değil, gerçek hâlinin görünmesinden kaynaklanır.
Bir gün onun da korktuğunu, hata yaptığını, bencilleşebildiğini, zayıf ve çelişkili davranabildiğini görürüz.
İşte o anda soru belirir:
“Ben seni mi seviyordum, yoksa seninle ilgili yazdığım romanı mı?”
Çünkü ihanet yalnızca bir davranış değildir.
Çoğu zaman, davranışın bizim kurduğumuz hikâyeye uymamasıdır.
Gerçek yara, olan şeyden çok onun anlatıyı bozmasıdır.

Bu durum yalnızca aşkta yaşanmaz.
Siyasette de benzer bir mekanizma işler.
İnsanlar çoğu zaman bir siyasetçiye değil; onun temsil ettiğine inandıkları kurtuluşa, adalete, istikrara, güce, geleceğe ya da intikama bağlanırlar.
Bu nedenle bir liderle ilgili bildiklerimiz değişse bile bağlılık devam eder.
Çünkü sevilen kişi değil, anlatıdır.
Aidiyetlerde de durum farklı değildir.
Millet, takım, kurum ya da aile…
İnsan çoğu zaman bunların gerçeğine değil, hikâyesine bağlanır.
Bu yüzden insanlar bazen açık gerçeklerle karşılaştıklarında bile anlatıyı korur.
Çünkü hikâyenin çökmesi yalnızca bir fikrin değil, kişinin kendi anlam düzeninin de sarsılmasıdır.
Bir takımın yenilgisi, bir kurumun hatası ya da bir davanın kusurları yalnızca dış dünyaya ait değildir.
İnsanın kendisi hakkında kurduğu hikâyeyi de tehdit eder.
Peki olgun bağlılık nedir?
Hikâyeleri tamamen terk etmek değildir. Bunu zaten yapamayız.
Ama gerçekçilik, hikâyenin bir hikâye olduğunu unutmamaktır.
Karşımızdaki insanın, kurumun, liderin, dostun ya da sevgilinin bizim anlattığımız öyküden daha büyük ve daha karmaşık olduğunu kabul etmektir.
Bugün böyle bir dönemden geçiyoruz.
Uzun zamandır yalnızca insanları değil, fikirleri, kurumları, partileri, liderleri ve geleceği hikâyeler üzerinden anlamaya çalışıyoruz.
Çünkü insan yalnızca gerçeklerle değil, anlamlarla yaşar.
Fakat bazı dönemlerde gerçeklik daha sert çarpar.
Kurduğumuz hikâyeler ile gördüğümüz şeyler arasındaki mesafe büyür.
Zor zamanlar biraz da budur.
Yeni bilgiler öğrenmekten çok, eski hikâyeleri yeniden gözden geçirmek zorunda kalmak.
Kimi zaman sevdiğimiz bir insan hakkında, kimi zaman inandığımız bir dava hakkında, kimi zaman da kendimiz hakkında…
Bu yüzden yaşadığımız kırgınlıkların önemli bir bölümü dünyanın değişmesinden değil, bizim hikâyemize sığmamasından kaynaklanır.
Ama olgunluk tam burada başlar:
Bir insanı kusursuz olmadığı hâlde sevebilmek,
Bir fikri mutlak olmadığı hâlde savunabilmek,
Bir topluluğa bütün eksiklerini görerek ait kalabilmek…
Çünkü hakiki bağlılık, büyü bozulduktan sonra da sürebilen bağlılıktır.
Hikâye dağıldığında geriye ne kalıyorsa, gerçek ilişki de odur.
Bu yüzden soru hâlâ aynı:
Karşımdakini mi seviyorum, yoksa onun hakkında kurduğum hikâyeyi mi?
Biz inandığımız bir noktada duruyoruz.
Ama acaba doğru nerede?
Çünkü samimiyet, yalnızca neye inandığımızı değil; doğrunun bizden başka bir yerde olabileceğini kabul edebilmek değil midir?