Çatırdama 

29 Mayıs 2026

Yıllar önce yaklaşık kırk beş saniye süren bir depremi İstanbul’da yaşamıştım.

Yer yarılıyordu.

Geride belleğimden hiç silinmeyecek bir ses bıraktı.

Toprağın altından, sanki yerin kendisi acı çekiyormuş gibi gelen uzun, kesintisiz bir inleme.

Ne başlangıcı vardı ne de bitişi.

Sadece sürüyordu.

O sesin ardından telefonlar çalmaya başladı. 

‘Orada olmayanlar’, ‘oradakileri’ arıyordu.

İnsanların birbirini yokladığı, “iyi misin?” sorusunun bütün cümlelerin yerini aldığı kısa bir dönem.

Aynı anda hem panik hem yakınlık.

Sonra her şey yavaşça geri çekildi. 

Birlikte değilken yaşanabilecek ihtimaller yerini sloganımsı birlik sözlerine bıraktı.

Hayat sonuçta işte böyle bir şeydi. 

Kendi düzenine döndü.

Sanki o ses hiç olmamış gibi.

Bu tür anlar bana hep aynı şeyi düşündürür.

‘Yarılmalar’ bir anda olmuyor.

Birikerek oluyor.

Fark edilmeden.

Hatta çoğu zaman “normal” sayılarak.

Modern hayatın en tuhaf tarafı da bu:

“Yarılmayı” bir istisna değil, bir “düzen” haline getirmesi.

İnsanlar birbirinden kopmaz aslında.

Sadece birbirine yetişememeyi öğrenir.

Birliktelikler seyrekleşir, kısalır, sessizleşir.

Bir ziyaret ertelenir.

O ses, “yoğunluk” kelimesinin içine gömülür.

Ve kelime, eksikliklerin üzerini örten nazik bir örtüye dönüşür.

Kimse kötü değildir.

Ama kimse orada da değildir.

Bir süre sonra kopuşlar bile kopuş gibi görünmez olur.

Çünkü her şey için bir açıklama vardır.

Zaman yoktur.

Şu-bu vardır.

Hayat öyledir.

Herkesin hayatı “öyledir”.

Böylece ‘uzaklık’ bir tercihe dönüşür.

‘Tercih’, bir zorunluluğa.

Zorunluluk da ‘sessiz bir kabule’.

Kopuşun, bir olay olmaktan çıkması.

Bir düzene dönüşmesi.

Ve en tuhafı da bunun artık bir “durum” gibi değil, bir “hayat biçimi” gibi yaşanması.

Sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi.

Sanki her şey, doğal yerinde, yerli yerindeymiş gibi.

Sanki yarılmalar ve onların derinlerde oluşturduğu bir ses yokmuş gibi.

İnsanı asıl inciten şey çoğu zaman büyük kırılmalar değildir.

Aksine küçük kopuşların sessizce normalleşmesidir.

Bir şeylerin eksik olması ama bunun “yoğunluk” diye açıklanması.

Bir bakışın eksilmesi ama bunun “olgunluk” sanılması.

Bir sesin gitgide azalması ama bunun “mesafe” diye adlandırılması.

Ve bütün bunların fark edilmesine rağmen fark edilmemiş gibi yaşanması.

Asıl incitici olan burada başlar.

Çünkü artık mesele ‘kayıp’ değil, ‘kaybın inkârı’dır.

İnsan zihni bunu taşıyabilmek için hızlı çalışır.

Bir boşluğu doldurmak yerine onu anlamlandırır.

“Zamanı yoktur.”

“Böyle de iyidir.”

“Hayat böyle de akabilir.”

Böylece kopuş kendini saklayan bir varlığa dönüşür.

Oradadır ama yok sayılır.

Yaşanmıştır ama adı konmaz.

Hissedilmiştir ama anlatılmaz.

Mesajlar…

Kısalmış telefon aramaları.

Kırık cümleler.

Ertelenmiş sesler.

Ve araya sıkıştırılmış selfie’ler.

Bir süre sonra insan artık ‘ilişkiyi’ yaşamaz.

Onun ‘temsilleri’ vardır.

Nasılsın?” artık bir yoklama değildir.

Yapılacak listesine yazılmış bir jesttir.

Bir alışkanlık hareketi. Bir rutin.

Bir boşluğu kapatma biçimi.

Selfie’ler ise bambaşka bir şeye dönüşür.

Bir varoluş kanıtına.

“Buradayım.”

“İyiyim.”

“Hayat devam ediyor.”

Ama bu “buradayım” artık bir yerde olmayı anlatmaz.

Sadece görünmeyi anlatır.

Böylece temsiller aslın yerini alır.

Bu sadece oluşmuş bir iletişim biçimi değildir.

Gerçekliğin yer değiştirmesidir.

Çünkü artık insanlar ‘birbirlerinin hayatına’ değil, ‘birbirlerinin görüntüsüne’ temas eder.

Sanıyorum en sessiz dönüşüm burada oldu:

Ayrı dünyalar artık uzak yerler değildir.

Yan yana duran ama birbirine değmeyen temsillerdir.

Birinin acısı bir mesaj ekranına sığar.

Bir diğerinin uzak hayatı bir kareye.

Bir başkasının yokluğu “görüldü” işaretine.

Ve bu düzen içinde kimse yalan söylemez.

Ama kimse gerçeği de taşımaz.

Temsillerin aslın yerine geçmesi artık bir alışkanlık değil, kurulmuş bir düzendir.

İnsanlar birbirini değil,

birbirinin yerine geçen işaretleri görür.

Bu yüzden kopuş artık bir olay bile değildir.

Bir kırılma anı değildir.

Kopuş, sürer.

Bilinir ama söylenmez.

Hissedilir ama tutulmaz.

Yaşanır ama kayda geçmez.

Ve belki de en ağır tarafı şudur:

Bunun bir kopuş olduğunun bile unutulması.

Aynı hayatın içinde farklı temsillere çekilmiş gibidir insanlar.

Ve burada bu yazının sessiz ama en sert yarığı beliriyor:

Uzaktan hisseden ile gerçekten yaşayan arasındaki ontolojik fark.

Between Two Worlds adlı filminde Juliette Binoche’un yaşadığı şey tam da bu farkın içindeydi.

Bir kadın, gazeteci olarak başka bir hayatın içine girer.

Aynı mekânda bulunur.

Aynı işi yapar.

Aynı yorgunluğu paylaşır.

Ama “orada olmak” ile “onlar olmak” arasında kapanmayan bir mesafe kalır.

Yaklaşır.

Hisseder.

Anlar.

Ama tam olarak ‘ait’ olamaz.

Çünkü bazı hayatlar gözlemlenebilir.

Ama yaşanarak paylaşılamaz.

Ve bu fark, yazının bütününe geri döner:

Mesajlara.

Selfielere.

Görüldülere.

Temsillere.

Hepsi aynı yere bağlanır.

Bir taraf içeridedir.

Bir taraf bir yerde yalnızca bakar.

O ‘bakmak’, artık ‘onu yaşamak’ değildir.

Bu, aynı gerçekliğin iki farklı varoluş biçimine ayrılmasıdır.

Depremde o korkunç sesle yarılan yeryüzü gibi.

Aynı dünya içinde, aralarında bir yarılma olan, artık birbirine dokunmayan hayatlar.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.