Denizin sesi her zaman denizden gelmez; bazen ondan uzakta, insanın içindeki bir boşluğun yankısı olur.
Bazen tekne direklerine vuran yelken iplerinin ritmi, sanki görünmez bir dilin heceleri gibi tekrar eder:
Çekilme, gerilme, gevşeme, çarpma, susma…
Bu sesler, yolculuğun kendisinden çok, yolcunun uyum sağladığı ritimleri anlatır. Deniz bir ritimdir.
Ahenk ona senkron olduğunuzda sağlanır.
Joseph Conrad için deniz, yalnızca bir coğrafya değil, ahlaki bir sınav alanıdır.
Büyük yazarın gemilerinde rüzgâr, insanın içindeki karar anlarını büyütür.
Lord Jim’deki tereddüt ya da Nostromo’daki yük, aslında dış dünyadan çok insanın kendi içinde taşıdığı ağırlıklardır.
Deniz burada bir arka plan değil, karakterin içini bize gösteren bir aynadır.
Bu aynada iplerin sesi de vardır.
Çünkü her çarpma, geminin kendi kendine verdiği bir cevaptır:
“Hâlâ buradayım.”
Conrad’ın dünyasında gemi, insanın ahlaki yalnızlığını taşıyan bir varlıktır; insan da o geminin içinde, rüzgârla pazarlık eden geçici bir varlık.
Sadun Boro ise bu sesin başka bir işitilişini anlatan bir ustadır.
Onun anlatılarında (Pupa Yelken) deniz, yalnızca bir sınav değil, gündelik bir yaşamdır: Halatın düğümü, rüzgârın yönü, teknenin bakımındaki sabır…
Ona uyum. Gerektiğinde itaat.
Boro’nun dünyasında fırtınalar kadar önemli olan şey, iplerin doğru gerilip gerilmediğidir.
Çünkü deniz, oyuna gelmez ciddi bir iştir.
Beğendiğim bir sözle, cesurları ve korkakları sevmez.
Bu iki dünyanın arasında, o basit gibi görünen ses durur: Direğe vuran yelken ipi.
Conrad’da bu ses insanın iç gerilimini büyütür; Boro’da ise yolculuk denilen şeyin sürekliliğini sağlar.
Conrad’ta onu ahlaki bir titreşim olarak okuruz, Boro’da teknik bir zorunluluk olarak yaşanışı vardır.
Özlemek tam da burada başlıyor. Çünkü insan, denizdeyken bile o sesi kıyıya çıktığında özleyeceğini bilir.
Limana dönüldüğünde rüzgâr susar, ipler gevşer, direkler artık konuşmaz.
Geriye yalnızca hatıra kalır: bir ritim, bir çarpma… Sadun Boro’dan okuduğumuz süreklilik duygusu.
Belki de bu yüzden o sesin özlemi, denizi özlemekten bile keskindir.
Çünkü deniz sonsuzdur; o ses, bir insanın içinde açılmış küçük bir boşluğun tam karşılığıdır.
O sesi rüzgârlı gecelerde kamaramda çok dinledim.
Marinalarda komşu teknelerin katılmasıyla bir deniz müziğine dönüşür.
Bu artık yalnızca bir teknenin dili değildir; bir marinanın kolektif nefes alıp verişidir.
Her tekne, kendi direğine çarpan iplerle konuşurken yanındakine de eşlik eder.
Böylece rüzgâr bir uğultu olmaktan çıkar, bir orkestra müziğine dönüşür.
Onu oraya selametle ulaştıran rotasını geride bırakmış her tekne, şimdi kendi notasını çalar artık hiçbiri yalnız değildir.
Gece kamaranın içinde, rüzgârın iplerle kurduğu müzik başka bir şeye dönüşür.
İnsan, artık denizde olmadığını bildiği halde denizin içindedir.
Dışarıdaki her çarpma içeride bir hatırayı yoklar.
Ve bazen sizi derin bir uykuyla götürecek yolculuklar, hareket halinde değilken bu seslerle yapılır.
Bir de kıyıya vuran dalgaların sesi böyledir.
Gelir ve çekilir.
Denizin kıyıları öpüşü sonsuza kadar tekrar eder.
Aynı ısrarla, aynı sabırla…
Deniz er geç karaya ulaşır.