Değişen Liderler, Değişmeyen Güvenlik Doktrini — ve Türkiye İçin Dersler
İsrail üzerine yapılan tartışmaların önemli bir bölümü iki uç arasında sıkışıp kalıyor.
Bir tarafta, düşmanlarla çevrili son derece zor bir coğrafyada olağanüstü bir devlet kapasitesi geliştirerek ayakta kalmayı başarmış bir ülke görenler var. Diğer tarafta ise Gazze’de yaşanan büyük insani yıkım, Lübnan, Suriye ve İran’a yönelik operasyonlar nedeniyle uluslararası hukuku ve bölgesel istikrarı zedeleyen bir devlet görenler.
Gerçeklik ise bu iki yaklaşımın kesiştiği yerde duruyor.
İsrail güvenlik üretme konusunda tartışmasız başarılı bir devlet inşa etti. Ancak aynı güvenlik anlayışının uzun vadede kendi meşruiyetini ve güvenliğini aşındırma riskiyle de karşı karşıya bulunuyor.
İsrail’in güvenlik anlayışını anlamadan Ortadoğu’yu anlamak mümkün değildir.
Holokost’un bıraktığı tarihsel travma, Avrupa’da yüzyıllar boyunca yaşanan antisemitizm ve 1948’den bu yana neredeyse kesintisiz devam eden savaşlar, İsrail’in devlet aklını tek bir ilke üzerine inşa etti:
Bir daha asla.
Bu nedenle İsrail’de hükümetler değişti, koalisyonlar dağıldı, liderler geldi geçti.
David Ben-Gurion’dan Golda Meir’e, Menahem Begin’den Yitzhak Rabin’e, Şimon Peres’ten Ariel Şaron’a, Ehud Olmert’ten Benjamin Netanyahu’ya kadar farklı liderler birbirinden oldukça farklı siyasi çizgileri temsil etti.
Ancak güvenlik doktrini değişmedi.
Çünkü İsrail’de güvenlik bir hükümet politikası değil, devlet politikasıdır.
Güvenlik ordudan ibaret değildir
İsrail’in en önemli başarısı güvenliği yalnızca askerî güç olarak tanımlamamış olmasıdır.
Savunma sanayii…
Mossad ve diğer istihbarat kurumları…
Üniversiteler…
Bilim ve teknoloji…
Yapay zekâ…
Siber güvenlik…
Su ve tarım teknolojileri…
Diaspora ile ilişkiler…
ABD başta olmak üzere stratejik ortaklıklar…
Bütün bu unsurlar aynı hedefe hizmet ediyor.
Yaklaşık on milyon nüfuslu (ki üç milyonu Arap asıllı) bir ülke, yüz milyonlarca insanın yaşadığı bir bölgede nicelik üstünlüğü sağlayamayacağını erken fark etti.
Bu nedenle kaliteye yatırım yaptı.
Bugün savunma teknolojilerinde, siber güvenlikte, yapay zekâda ve girişimcilikte ulaştığı seviyenin arkasında onlarca yıllık stratejik planlama bulunuyor.
Türkiye’nin İsrail’den alması gereken ilk ders de budur.
Devlet kapasitesi seçim dönemleriyle değil, nesiller boyunca inşa edilir.
İsrail askerî açıdan belki de tarihinin en güçlü dönemlerinden birini yaşıyor.
Ancak aynı anda tarihinin en derin güvenlik paradokslarından biriyle de karşı karşıya.
Gazze’deki büyük insani yıkım, sivillerin uğradığı ağır kayıplar, Lübnan ve Suriye’deki operasyonlar, İran’la tırmanan savaş ve uluslararası hukuk etrafındaki tartışmalar, askerî üstünlüğün siyasi güvenlik üretmeye yetmediğini gösteriyor.
Daha da önemlisi, İsrail toplumunun kendisi de sürekli bir tehdit psikolojisi içinde yaşamaya devam ediyor.
Füzeler…
İnsansız hava araçları…
Rehineler…
Sığınaklar…
Bitmeyen savaş ihtimali…
Bu tablo şu soruyu kaçınılmaz hâle getiriyor:
İsrail bugün gerçekten daha güvenli mi, yoksa daha güçlü olmasına rağmen kendisini daha güvensiz hisseden bir ülkeye mi dönüşüyor?
Askerî güç ile güvenlik aynı şey değildir.
Burada bence en kritik stratejik sorun ortaya çıkıyor.
İsrail’in güvenliği elbette meşrudur. Her devlet vatandaşlarını koruma hakkına sahiptir. Ancak hiçbir devletin güvenlik çevresi sınırsız olamaz.
İsrail’in güvenliği Tel Aviv’de ve Kudüs’te başlar.
Fakat bu güvenlik anlayışı Şam’dan Beyrut’a, Tahran’dan Sana’ya, Ankara’dan İslamabad’a, Bakü’ye, hatta Somali ve Kuzey Afrika’nın farklı noktalarına kadar uzanan geniş bir coğrafyayı sürekli potansiyel tehdit alanı olarak tanımlamaya başladığında, güvenlik doktrininden çok sürekli çatışma doktrinine yaklaşma riski doğar.
Uluslararası hukuk meşru müdafaa hakkını tanır.
Ancak aynı hukuk sivillerin korunmasını, orantılı güç kullanımını ve devletlerin egemenliğine saygıyı da emreder.
Hiçbir ülke komşularının sürekli güvensizliği üzerine kendi güvenliğini kalıcı biçimde inşa edemez.
Kısa vadede askerî üstünlük sağlayabilirsiniz. Bir örgütü zayıflatabilirsiniz. Bir tehdidi bertaraf edebilirsiniz.
Ama uzun vadede öfkeyi, radikalleşmeyi ve yeni güvenlik tehditlerini de büyütebilirsiniz.
İsrail’in bugün karşı karşıya olduğu temel stratejik soru budur.
Askerî üstünlük, kalıcı barış üretebiliyor mu?
Birincisi, güvenlik doktrinini coğrafi olarak sınırsızlaştırmamak.
Her bölgesel gelişmeyi İsrail’in varlığına yönelik doğrudan tehdit olarak tanımlamak sürdürülebilir değildir. Güvenlik çevresi genişledikçe güvenlik maliyeti de geometrik biçimde artar.
İkincisi, iki devletli çözümü yeniden stratejik öncelik hâline getirmek.
Filistin meselesi çözülmeden hiçbir askerî başarı kalıcı güvenlik üretmeyecektir. İsrail’in güvenliği ile Filistinlilerin meşru ulusal hakları birbirinin alternatifi değil, uzun vadeli barışın iki temel sütunudur.
Üçüncüsü, askerî üstünlüğü bölgesel güven mimarisine dönüştürmek.
İsrail’in teknoloji, su yönetimi, sağlık, enerji ve inovasyon alanındaki kapasitesi, yalnızca caydırıcılık değil, ortak refah üretmek için de kullanılabilir. Tarih, kalıcı güvenliğin yalnızca korkuyla değil, karşılıklı bağımlılık ve ortak çıkarlarla inşa edildiğini gösteriyor.
Türkiye’nin İsrail’den öğreneceği çok şey var.
Almamız gereken ders; güçlü kurumlar, bilim, teknoloji, savunma sanayii, istihbarat, eğitim ve uzun vadeli devlet planlamasıdır.
Almamamız gereken ders ise güvenliği sıfır toplamlı bir oyun olarak görmek olmalıdır.
Kırk yılı aşkın diplomasi hayatım bana şunu öğretti: Devletler yalnızca askerî güçle büyük olmaz.
Kalıcı güç; meşruiyet, hukuk, ekonomik dayanıklılık, teknolojik üstünlük ve güven veren diplomasiyle oluşur.
Yirmi birinci yüzyılın en başarılı devletleri, yalnızca savaş kazanabilenler değil; komşularının güvenliğini de kendi güvenliklerinin ayrılmaz parçası hâline getirebilen devletler olacaktır.
İsrail’in önündeki en büyük sınav da budur.
Türkiye’nin önündeki fırsat da.