“Kavuşamazsın, aşk olur!” sözü doğru mu? Gelin ‘Takıntılı aşk tutulması’nı konuşalım

Birine yeni aşık olduğunuzda sürekli onu düşünmeniz, mesajını beklemeniz, gördüğünüzde heyecanlanmanız son derece olağan. Takıntılı durumda ise mesele yalnızca çok hoşlanmak değil. Karşı tarafın sizin hakkınızda ne hissettiğine ilişkin belirsizlik düşüncelerinizin merkezine yerleşiyor.

18 Ekim 2026

British Vogue’da 9 Ekim’de yayımlanan Daisy Jones ve Emma Specter imzalı yazının başlığı What Is Limerence, And Why Should We Be Wary Of It? Türkçesiyle: Takıntılı aşk tutulması nedir ve neden buna karşı dikkatli olmalıyız?

Kavram yeni değil. Psikolog Dorothy Tennov tarafından 1970’lerde ortaya atılmış, 1979’da yayımladığı Love and Limerence kitabıyla yaygınlaşmış. Ama sosyal medya sayesinde yeniden moda oldu.

Çünkü artık birine kafayı takmak için onunla aynı ortamda bulunmanız bile gerekmiyor. Instagram hesabı, WhatsApp son görülmesi ve birkaç eski fotoğraf yeterli olabiliyor.

Eskiden karşılıksız aşık olduğunuz adamı görmek için mahallesinden geçerdiniz. Şimdi evden çıkmadan bütün hayatını takip edebiliyorsunuz. Teknoloji romantik takıntıya oldukça konforlu çalışma koşulları sağladı.

Önce önemli bir ayrım yapalım. Birine yeni aşık olduğunuzda sürekli onu düşünmeniz, mesajını beklemeniz, gördüğünüzde heyecanlanmanız son derece olağan. Hatta aşkın başlangıcındaki o hafif akıl kaybı olmasa romantik komedilerin yarısını çekemezdik.

Takıntılı durumda ise mesele yalnızca çok hoşlanmak değil. Karşı tarafın sizin hakkınızda ne hissettiğine ilişkin belirsizlik düşüncelerinizin merkezine yerleşiyor. Küçük bir ilgi işareti sizi inanılmaz mutlu ederken cevaplanmayan bir mesaj bütün gününüzü mahvedebiliyor.

Karşınızdaki insanı tanımaktan çok, onun sizi isteyip istemediğini anlamaya çalışıyorsunuz. Ve işin en tuhaf tarafı, bazen o belirsizlik ortadan kalktığında heyecan da azalabiliyor.

Düşünsenize, bir adam size düzenli yazıyor, buluşmak istiyor, ne hissettiğini açıkça söylüyor, hayatında size yer açıyor. Gayet iyi bir sevgili adayı. Ama siz üç günde bir ortaya çıkan, bir gün çok ilgili davranıp ertesi gün kaybolan diğer adamı düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz. Çünkü onunla ilgili çözülmesi gereken bir bilmece var.

Belki de bazen insanı aşık olduğuna inandıran şey, karşısındaki kişinin ne kadar harika olduğu değil, onu bir türlü elde edememesi.

Temmuz 2026’da Acta Psychologica dergisinde yayımlanan bir araştırma, bu konuyu oldukça kapsamlı biçimde incelemiş. Sonuçlar gerçekten dikkat çekici. Takıntılı tutulma dönemlerinin ortalama iki yıl sürebildiği ve insanların hayatları boyunca yaklaşık beş benzer dönem bildirdiği görülmüş.

Katılımcılarda güvensiz bağlanma, olumsuz çocukluk deneyimleri ve tekrarlayıcı düşünce örüntüleriyle de ilişkiler bulunmuş.

Ama benim en çok dikkatimi çeken araştırmanın ikinci bölümü oldu. Araştırmacılar 51 kişiyi yedi gün boyunca izleyerek düşüncelerinin gün içinde nasıl değiştiğini incelemişler. Sonuçta bu kişilerin uyanık oldukları zamanın yaklaşık yüzde 50’sinde romantik olarak takıldıkları kişiyi düşündükleri ortaya çıkmış.

Yüzde 50! Günde 16 saat uyanık olduğunuzu düşünürseniz yaklaşık sekiz saat ediyor. Neredeyse tam zamanlı iş.

2024 yılında ABD ve Birleşik Krallık’tan 1.500 yetişkinle yapılan bir ankette katılımcıların yarısından fazlası hayatlarının bir döneminde böyle bir deneyim yaşadığını bildirmiş. Kadınlarla erkeklerin bildirim oranları da birbirine yakınmış.

Bu rakamı bütün insanların yarısından fazlasında psikolojik bir sorun var diye yorumlamayalım. Takıntılı aşk tek biçimde yaşanmıyor ve herkesin deneyimi aynı şiddette değil.

Ben dışarıdan son derece mantıklı, başarılı, hayatını gayet iyi yöneten insanların aşk konusunda ne kadar tuhaf kararlar alabildiğine şaşırıyorum. Bu insanlar karşındaki kişinin gerçeğinden çok ihtimaline bağlanabiliyor.

“Bir gün beni gerçekten sevecek, şu anda hazır değil ama aslında çok özel bir bağımız var, bana böyle bakıyorsa mutlaka bir şey hissediyordur, eski sevgilisini unutunca her şey düzelecek.”

Dikkat ederseniz bu cümlelerin hiçbirinde bugünkü ilişki yok. Hep gelecekte gerçekleşmesi beklenen bir ilişki var. Henüz ortada olmayan bir aşkın içinde yıllarca yaşayabiliyoruz.

2025’te Psychological Reports dergisinde yayımlanan bir başka çalışma da bu konuyu anlamamıza yardımcı oluyor. Ortaya çıkan iki temel boyutun isimleri oldukça anlamlı. Yoğun bağlanma ihtiyacı ve kendini ve başkalarını ihmal etme.

Birine duyduğunuz ilgi yüzünden arkadaşlarınızı ihmal etmeye, işinize odaklanamamaya, bütün ruh halinizi onun mesajlarına göre düzenlemeye başladıysanız artık yalnızca romantik bir heyecandan söz etmiyoruz. Hayatınızın merkezine başka bir insanı yerleştirmiş olabilirsiniz. Üstelik o insanın bundan haberi bile olmayabilir.

Burada kaygılı bağlanma meselesi de devreye giriyor.

Bazı insanlar romantik ilişkilerde terk edilme ve reddedilme ihtimaline karşı daha hassas olabiliyor. Diyelim ki adam pazartesi günü sizi aradı, iki saat konuştunuz, çok güzel şeyler söyledi. Salı günü ortadan kayboldu. Çarşamba günü Story’nizi beğendi. Perşembe günü yine ses yok. Cuma akşamı “Seni düşündüm” diye mesaj attı.

Normal şartlarda insanın “Bu adam ne istediğini bilmiyor” demesi beklenir. Ama siz cuma akşamı gelen mesajı pazartesiden beri beklediğiniz büyük ödül gibi yaşayabilirsiniz. Çünkü bütün hafta o ihtimalle meşguldünüz.

Bazen ilişkideki yoğun duygunun kaynağı karşılıklı yakınlık değil, yakınlığın gelip gitmesidir.

Bu nedenle “Onu düşünmeden duramıyorum” cümlesi tek başına büyük aşkın kanıtı değil. Bazen yalnızca zihninizin bir belirsizliği çözmeye çalıştığını gösteriyor olabilir.

Uzun süredir evli bir insan da başka birine yoğun biçimde tutulabilir. Özellikle kendi evliliğinde heyecanın azaldığını, yeterince görülmediğini veya anlaşılmadığını hissediyorsa yeni tanıştığı birinin ilgisini olduğundan daha büyük bir anlamla yorumlayabilir.

İş yerindeki bir meslektaşın gönderdiği mesaj, yıllardır kimsenin söylemediği bir iltifat veya sıradan bir öğle yemeği sohbeti birden zihninizde büyüyebilir. Sonra kendinizi o insanı sürekli düşünürken bulabilirsiniz.

Bu durum mutlaka evliliğinizin bittiği veya yeni tanıştığınız kişinin hayatınızın aşkı olduğu anlamına gelmiyor. Belki de uzun zamandır özlediğiniz bir duyguyla karşılaştınız. Görülmek. Beğenilmek. Merak edilmek. Yeniden heyecanlanmak. Ve o duyguyu yaşatan kişiye, aslında onu ne kadar tanıdığınızdan bağımsız olarak, çok büyük bir anlam yüklediniz.

Bence burada kendimize sorabileceğimiz çok önemli bir soru var. Ben bu insanı mı istiyorum, yoksa onun yanındayken hissettiğim kişiyi mi özlüyorum? Çünkü ikisi her zaman aynı şey değil.

Romantik filmler ve romanlar yıllardır bize büyük aşkın biraz acı içermesi gerektiğini anlattı. Kavuşamayan aşıklar, yıllarca beklenen sevgililer, bir türlü gerçekleşmeyen ilişkiler…

Sanki ne kadar çok acı çekiyorsanız aşkınız o kadar gerçek.

Oysa sağlıklı bir ilişkinin sürekli belirsizlik, kıskançlık ve endişe üretmesi gerekmiyor. Hatta 2025’te Emotion dergisinde yayımlanan, dört çalışmada romantik kıskançlık ile partner hakkındaki çelişkili duygular arasında bağlantı bulundu. Kıskançlık yaşayan insanlar partnerlerini bir yandan daha değerli görürken diğer yandan ona daha az güvenebiliyorlardı.

Birini çok istemek, onunla iyi bir ilişki yaşayacağınız anlamına gelmiyor. Birini kaybetmekten korkmak da onu çok sevdiğinizin kanıtı değil.

Ben aşkın insanı biraz heyecanlandırmasını, kalbinin hızlı atmasını, sevgilisinin mesajını görünce gülümsemesini elbette güzel buluyorum. Ama insanın bütün hayatının tek bir kişinin ilgisine bağlı hale gelmesini romantikleştirmek istemiyorum.

O yüzden bir dahaki sefere bir arkadaşınız size “İrem, ben bu adamı düşünmeden duramıyorum, kesin aşık oldum” dediğinde hemen tebrik etmeyin. Önce biraz adamı sorun. Nasıl biriymiş, ne kadar zamandır görüşüyorlarmış, kendisine nasıl davranıyormuş, gerçekten bir ilişki istiyor muymuş?

Çünkü bazen bütün hikayeyi dinlediğinizde ortada büyük bir aşk değil, üç güzel buluşma, on iki cevapsız mesaj ve arkadaşınızın kafasında çekilmiş dört sezonluk bir Netflix dizisi olabiliyor.

Ve galiba aşk konusunda kendimize sormamız gereken en önemli soru “Onu ne kadar düşünüyorum?” değil. “Onu gerçekten ne kadar tanıyorum?”

Çünkü bazen insan birine aşık olmuyor. Kendi yazdığı aşk hikayesine aşık oluyor.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.