Nevrasteni ve tükenmişliğin yanında, son on yılda bambaşka bir hızla yayılan üçüncü bir şey var. Yetişkinlikte dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, yaygın kısaltmasıyla ADHD, artık yalnızca sınıfta yerinde duramayan çocukların tanısı olmaktan çıkmış, şehirli yetişkinin kendini anlatma biçimlerinden birine dönüşmüş durumda. Sosyal medyada otuz saniyelik videolar belirtileri art arda sıralar, izleyenlerin bir kısmı da ekranın karşısında kendini buluverir, ertesi hafta bir psikiyatrdan randevu alır, bir kısmıysa randevuya bile gerek duymadan tanıyı kendisi koyar. Masada yarım kalmış işler, ekranda açık kalmış on beş sekme, okunmamış kitaplar, geçmiş teslim tarihleri birden anlamlı bir bütün oluşturur. Bütün bunlar bir karakter meselesi değil, beynin farklı çalışmasıdır artık. Bu tanı da, tıpkı öncekiler gibi, bir utançla değil neredeyse bir gururla taşınır. Anlatılan hikâye çoğu zaman aynı. Zeki, yaratıcı, hızlı düşünen, sıradan insanların sıkıcı düzenine sığamayan, büyümüş ama içindeki yaramaz çocuğu kaybetmemiş biri. Dağınıklık bir zekâ fazlasının, odaklanamamak sıra dışı bir zihnin bedeli olarak sunulur.
Kuşkusuz çocukluktan beri süren, okulda, evde, işte, ilişkilerde insanın elini kolunu bağlayan gerçek bir dikkat bozukluğu var ve bu insanların bir kısmının hayatı doğru bir tanı ve doğru bir tedaviyle gerçekten değişir. Mesele bu insanların gerçek sorunları değil, tanının sınırlarının giderek bulanıklaşmasıdır. Sınır bulanıklaştığında tanı, bir çağın genel hâlini bireysel bir beyin farkı gibi anlatmaya başlar. Bugünün şehirli insanının cebinde on saniyede bir titreyen bir cihaz bulunur. E-posta, mesaj, haber bildirimi, iş grubundan gelen acil bir soru, bir indirim kampanyası, birinin beğenisi art arda gelir. Bir sayfayı sonuna kadar okumak, bir düşünceyi sonuna kadar düşünmek, bir sohbeti bölmeden sürdürmek giderek nadir bir deneyime dönüşür.
Bunların üstüne yapılan işin anlamsızlığı eklenir. Kimin okuyacağı belli olmayan raporlar, hiçbir karar çıkmayan toplantılar, sonucu kimsenin umursamadığı sunumlar insanın zihnini başka yerlere kaydırır. Anlamını yitirmiş bir işe odaklanamamak bir beyin kusurundan çok sağlıklı bir itiraz gibi de okunabilir oysa.
Ancak bu itiraz beraberinde bir sorumluluk getirir. Hayatın neden bu kadar dağınık olduğu, insanın gününü neyle doldurduğu, telefonu neden bir türlü elinden bırakamadığı, yaptığı işi neden hâlâ yaptığı soruları kişinin kapısını çalıverir. Tanı ise bu soruları başka bir adrese yönlendirir. Sorun benim hayatımda değil beynimin kimyasında, seçimlerimde değil doğuştan getirdiğim bir farkta. Büyümüş ama yaramaz kalmış çocuk imgesi tam burada işlev görür. Çocukluğa dönmek, sorumluluğun başka birine ait olduğu bir yere dönmek demektir. Yarım kalan işin, unutulan sözün, ihmal edilen insanın hesabını beyin verir, kişi değil.
Kimya da bu hikâyenin parçası olarak gelir. Sabah dikkati toplamak için alınan uyarıcı ilaç, akşam gerginliği gevşetmek için açılan şarap, gece uykuya geçebilmek için tüttürülen bir tutam ot, bugün pek çok şehirli için sıradan bir gündelik hayat düzenine dönüşmüş durumda. Bazı ülkelerde dikkat eksikliği ilaçlarına talep o kadar artar ki, eczanelerde bulunmaz hâle gelir. Bu ilaçların önemli bir kısmı tedaviden çok performans için kullanılır, daha uzun çalışmak, daha hızlı yetişmek, daha çok iş bitirmek için. Bütün bu düzen Beard’ın bataryasının çağdaş bir versiyonu gibi işler. Sabah şarj edilir, akşam söndürülür, gece kapatılır, ertesi sabah yeniden açılır. Bütün bunların arkasında ölçüsüzce yükselmiş beklentiler bulunur. İnsan kendisinden hem verimli hem yaratıcı hem dengeli hem mutlu olmasını, hayattan sürekli bir yoğunluk ve anlam üretmesini, yanında çalışanlardan aynı hızı, aynı kusursuzluğu bekler. Bu beklentilerin karşısında yetersiz kalan her şey ya tükenmişlik ya da dikkat eksikliği olarak adlandırılır, beklentinin kendisiyse sorgulanmaz.
Nevrasteniden tükenmişliğe, oradan dikkat eksikliğine uzanan çizgi bu yüzden bir tesadüf gibi görünmez. Üç durum aynı deneyimin üç farklı çağda aldığı biçimler olarak durur. İnsan dünyanın ondan istediği ile verebileceği arasındaki açığı hisseder ve bu açığa onurunu koruyan bir ad arar. Değişen şey nedenin yeridir sadece. Beard bitkinliğin kaynağını dışarıda, uygarlığın makinelerinde, telgrafta, gazetede, cep saatinde arardı. Tükenmişlik, kaynağı işe ve insanın kendi hırsına taşıdı. Dikkat eksikliğiyse onu ne dünyada ne kişinin kendi tercihlerinde arar, doğrudan beynin içinde bulur. Böylece neden hem kişinin içine hem de kişiden bağımsız bir yere çekilmiş olur. Sinirlerin yerini önce enerji, sonra dopamin alır. Her adımda açıklama biraz daha biyolojik, biraz daha kişiye özel, biraz daha az tartışılabilir hâle gelir. Bir çağın hastalığını bir beynin hastalığı olarak anlatmak hem rahatlatır hem de dokunulmaz kılar. Çünkü insanın kendi beyninden sorumlu tutulamayacağına kolayca ikna olunabilir, hayatından sorumlu tutulmamasıysa o kadar kolay kabul görmeyebilir. İnsana hayatını değiştirmesi değil, beynini düzenlemesi önerilir ve bu düzenleme için bir reçete fazlasıyla yeterli olur.