
Bir zamanlar dünyayı değiştirmek isteyen insanlar vardı.
Büyük cümleler kurulurdu.
Kapitalizmin insan ruhunu çürüttüğünü, piyasanın insanı nesneleştirdiği konuşulurdu.
Neoliberal düzenin toplumları yalnızlaştırdığı anlatılırdı.
Bazen sert, bazen romantiktiler ama söyledikleri şeyin içinde en azından tarihsel bir ağırlık vardı.
Bugün dönüp bakınca insan şaşırıyor.
Çünkü o fikirlerin bir kısmı otuz küsur sene önce yalnızca terk edilmedi; neredeyse tersine çevrildi.
Düne kadar sistem eleştirisi yapanların bazıları, zamanla sistemin en parlak tercümanlarına dönüştü.
Şimdi ise aynı çevrelerin bir bölümü, neoliberal dönemin adından bile uzak durarak, ürettiği büyük sorunları bu kez teknolojinin kurtarıcılığıyla aşacağımızı anlatıyor.
Bu kez yeni sloganlar var:
Yapay zekâ, dijital dönüşüm, post-insan, optimizasyon, verimlilik, hız…
Ton ise çok tanıdık.
Yine büyük bir kesinlik hissi var.
Ama asıl dert, geleceği önceden bilmeyi satın alma telaşı.
İnsan bazen burada durup şunu düşünüyor:
Gerçekten fikir mi değişti, yoksa yalnızca tarihin güçlü görünen yönü mü?
Çünkü bazı insanların düşünsel yolculuğunda dikkat çeken şey, vardıkları yerden çok dönüş hızları oluyor.
Bir dönem insanı sistemden korumaya çalışan bir dil kurarken, bugün insanı daha büyük sistemlerle bütünleştirmeyi ilerleme gibi sunabiliyorlar.
Belki de çağın en tuhaf erdemi burada ortaya çıktı:
Dönebilmek.
Eskiden buna savrulma denirdi.
Şimdi “uyum sağlamak”, “geleceği okumak”, “çağı yakalamak” deniyor.
Hatta erken teslimiyet bile vizyon gibi pazarlanıyor.
Fakat toplum bütün bunlara bakınca her zaman güven duymuyor.
Daha çok sessiz bir hayret oluşuyor.
Çünkü insanlar çoğu şeyi unutsa bile şunu hissediyor:
Dün kesin doğrular diye anlatılan şeylerin bugün bu kadar kolay terk edilmesi, yarın anlatılanların da aynı hızla değişebileceğini düşündürüyor.
Ve belki güven tam burada aşınıyor.
Çünkü halk kolay fikir değiştiren insandan daha da fazla, dönemin kazanan tarafına erkenden yaklaşan insandan kuşkulanır. Haz etmez demek istemedim.
Orada bir düşünsel dönüşümden çok, rüzgâr sezgisi hissedilir.
Galiba modern çağın gizli psikolojilerinden biri de, artık dünyayı değiştirmekten çok, değişen dünyanın dışında kalmamaya çalışılması.
Bu yüzden yeni teknolojiler bazen yalnızca araç olarak değil, bir aidiyet testi gibi sunuluyor.
Henüz sonuçları bile bilinmeyen dönüşümlere erkenden sadakat gösteriliyor.
Sanki mesele bir düşünce kurmak değil de, geleceğin tarafında görünmek.
Ve bazen bütün bu dönüşler insana Nasrettin Hoca’nın o meşhur hikâyesini hatırlatıyor:
Eşeğinden düşüp de “Ben zaten inecektim” diyen adamı.
Belki çağın yeni kurnazlığı da biraz bu.
Düşmeden önce kendini indirmiş gibi konuşmak.
Savrulmayı tercih gibi anlatmak.
Rüzgârın ittiği yere giderken, orayı zaten önceden seçmiş gibi davranmak.
Çünkü bazıları artık fikrini savunmaktan çok, değişen zamanın içinde yeniden yer kapmaya çalışıyor.
Yine çağın hastalığı “görünmek” arzusu var…
Ama mesele sadece görünmek değil; eğilip bükülüşün de görülüyor olması.
Ve belki tam da burada, bütün o parlak söylemlerin altında kalan çıplak şey ortaya çıkıyor:
İnsanın artık hakikate değil, pozisyona sadakati.