Retorikten Gerçeğe: ABD-İran Çatışmasında Caydırıcılık, Piyasa Oynaklığı ve Stratejik Gerçekler

26 Mayıs 2026

Başkan Trump’ın İran’a yönelik uyarıları, gerek üslup gerekse sonuçları bakımından artık iyice kanıksanmış bir döngüye dönüştü.

Çatışmanın erken safhalarında ve geçtiğimiz nisan ayında yaptığı açıklamaları birebir sığındığı bir tonla, geçtiğimiz hafta yine, “Çabuk sökülseler iyi olur, yoksa onlardan geriye hiçbir şey kalmayacak” diyerek aynı tehdidi savurdu.

Ancak tırmanan bu sert söylemlere rağmen, sahadaki stratejik dengelerin bu iddiaların gösterdiği doğrultuda değişmediği görülüyor.

Savaşı tırmandırmaya yönelik bu tür tehditler her tekrarlandığında, Birleşik Devletler aslında caydırıcılık gücünü biraz daha tüketiyor. Başkan Trump’ın güçlü ve göz korkutucu görünme çabası paradoksal bir şekilde ters tepiyor; Amerikan gücünü pekiştirmek bir yana, ABD’nin çıkarlarını pek çok açıdan baltalıyor.

Analist Marco Carnelos, Middle East Eye’daki yazısında Trump’ın, İran’a karşı Pekin’in nüfuzunu devreye sokma girişimleri başarısızlıkla sonuçlanınca, elinde güvendiği tek araca sığındığına dikkat çekiyor: Gerilimi tırmandırmak. Trump’ın bu yaklaşımı uygulama biçimi, Richard Nixon’ın Soğuk Savaş dönemindeki dış politika hamlelerini tanımlayan “Çılgın Adam Teorisi”ni (Madman Theory) akıllara getiriyor. Bu teori, bir liderin kasıtlı olarak istikrarsız, mantıksız ve öngörülemez bir profil çizmesi halinde, hasımlarının pervasız bir hamle korkusuyla geri adım atıp taviz vereceği varsayımına dayanır. Daha da önemlisi Thomas Schelling, bir hasmın, karşıdaki liderin bu tehditleri hayata geçirecek kadar gözü kara olduğuna gerçekten inanması durumunda bu blöfü kolay kolay göze alamayacağını belirtir. Oysa onlarca yıldır Amerikan askeri doktrinini çalışan İran, gözü korkup taviz veren bir aktörden ziyade, ABD’nin bu blöfünü açıkça gören bir duruş sergiliyor.

Trump’ın İran savaşına ilişkin çıkışlarının asıl etkisi caydırıcılık sağlamak ya da İran’a diz çöktürmek değil, küresel petrol fiyatlarında ciddi bir istikrarsızlık yaratmak oldu.

Savaşın patlak vermesinden bu yana, Hürmüz Boğazı’ndaki lojistik aksamaların doğal bir sonucu olarak Brent ham petrolünün fiyatı keskin bir şekilde yükseldi. Ancak Trump ne zaman yeni bir uyarı yayınlasa, piyasalar buna anında reaksiyon veriyor. Daha üç gün önce Trump, İran’a “zaman daralıyor” mesajı verdiğinde, ABD iç piyasasında petrol fiyatları varil başına 107 doların üzerine fırladı. Bunun tam tersi de geçerli: Geçtiğimiz pazartesi günü Başkan Trump, Körfez ülkelerinin ricası üzerine İran’a yönelik askeri bir operasyonu askıya aldığını duyurunca Brent petrolü 112 dolardan 109 dolara geriledi.

Piyasa dinamikleri açısından bu dalgalanma, Hürmüz Boğazı’ndaki olası bir tıkanıklığa bağlı arz kesintisi riskinin jeopolitik olarak anında fiyatlanması anlamına geliyor. Boğazın kapanma ihtimali ve tırmanan gerilim, Batı dünyasını yüksek ve öngörülemez bir maliyet yüküyle baş başa bıraktı.

Küresel ölçekte, Hürmüz Boğazı’ndaki bu kesintilerin her bölgeye faturası aynı olmadı. Doğal olarak, enerji ithalatına bağımlı ülkeler bu krizin çok daha ağır sonuçlarıyla boğuşuyor. ABD’nin enerji ihraç eden bir ülke konumunda bulunması, aslında Trump’ın bu saldırgan retoriği sürdürürken arkasına sığındığı bir kalkan işlevi gördü. Bu yaklaşım, ABD’nin enerji krizinden (ithalata bağımlı ülkelere kıyasla) nispeten muaf olduğu ve “İran’ın bir an önce aklını başına toplaması gerektiği” teziyle baskıyı artırabileceği mantığına dayanıyordu. Trump, Çin seyahati öncesinde yaptığı konuşmalarda da Çin’in Körfez petrolüne bağımlı olduğunu, ABD’nin ise dış enerji kaynaklarına ihtiyaç duymadığını açıkça ima ederek bu algıyı körükledi.

ABD’nin enerji ithalatına bağımlı olmadığı doğru olsa da, savaştan tamamen yalıtılmış olduğu iddiası bir yanılsamadan ibaret. Analist Tsvetana Paraskova’ya göre, İran savaşı ve Hürmüz Boğazı’ndaki kriz başladığından beri Amerikan tüketicileri benzin ve dizele yaklaşık 45 milyar dolar daha fazla ödemek zorunda kaldı. Amerikan haneleri üzerindeki bu mali baskının İran politikasını etkileyip etkilemeyeceği sorulduğunda Trump, “Amerikalıların mali durumunu düşünmüyorum, kimseyi düşünmüyorum” şeklinde kestirip atsa da, diğer açıklamaları durumun pek de öyle olmadığını gösteriyor.

Çin seyahatinden önce, İran konusunda nasıl bir hamle planladığı sorulan Trump, “Bana kalsaydı oraya girer, petrolü alırdım. Ama maalesef Amerikan halkı eve dönmemizi istiyor” ifadelerini kullanmıştı.

Sözde “kimseyi düşünmeyen” bir liderin, Amerikan halkının talebi doğrultusunda savaş stratejisinde yumuşamaya gitmesi kulağa oldukça çelişkili geliyor. Bu açıklamalar samimi bir vizyon değişiminden ziyade, aslında bir siyasi çerçeveleme (political framing) taktiğidir. Trump, tırmanan savaş maliyetlerinin ABD’nin elini kolunu bağladığını açıkça itiraf etmek yerine, ki bu durum zaten aşınmış olan caydırıcılık imajını tamamen sarsardı, geri adımı kamuoyunun iradesine bağlayarak rasyonalize etmeye çalışıyor.

Savaşın ABD’ye yüklediği maliyetler yalnızca piyasalar ve zayıflayan caydırıcılıkla sınırlı değil. The Washington Post’un haberine göre, Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı tarafından hazırlanan gizli bir analiz, Pentagon koridorlarında büyüyen bir endişeyi ortaya koyuyor. Rapor, Çin’in İran’la devam eden bu savaştan pek çok açıdan en büyük jeopolitik kazancı sağlayan aktör haline geldiğini net bir şekilde ortaya koyuyor.

Pentagon’un ulusal gücü diplomatik, enformasyonel, askeri ve ekonomik boyutlarıyla ele alan “DIME” analizi çerçevesini kullanan rapor, Çin’in ABD karşısındaki avantajını büyütmek için bu krizi nasıl fırsata çevirdiğini gözler önüne seriyor.

Diplomatik ve askeri alanda Çin, İran’ın füze ve İHA’larla askeri üslere ve petrol tesislerine düzenlediği saldırılardan tedirgin olan ABD’nin Fars Körfezi’ndeki müttefiklerine hızla silah satmaya başlayarak bu ülkelerle ilişkilerini derinleştirdi. Körfez sermayesi, kendilerinin başlatmadığı bir savaşın ortasında kalmaktan zaten rahatsızdı; bu durum Washington ile olan ortaklığın doğruluğunu ve ABD’nin güvenlik garantilerinin uzun vadeli güvenilirliğini sorgulamalarına yol açtı. Bu iklimde Çin’in alternatif bir güvenlik tedarikçisi olarak öne çıkması, Washington’ın bölgesel prestiji pahasına Pekin’in nüfuz alanını genişletiyor.

Ekonomik tarafta ise Çin, küresel enerji hatlarının tıkandığı bu süreçte istikrarlı bir ortak olarak konumlandı. Hürmüz Boğazı’ndaki aksamalar karşısında dünyadaki pek çok ülkenin enerji arzını güvenceye almasına yardım ederek talep şoklarının yarattığı piyasa oynaklığını yumuşattı. Savaş kaynaklı bu kısıtlamalar ve ardından gelen enerji krizi, bazı Körfez müttefiklerini Pekin ile ticari bağları büyütmeye daha da teşvik etti. Hatta ABD’nin İran hamlelerinin ve bunun artçı şoklarının ortasında kalmaktan bunalan BAE, dolar likiditesinin sıkışması durumunda petrol ticaretini yuan ile yürütme tehdidinde bile bulundu. Bu durum, bölgesel istikrarsızlığın Körfez’in hem yeni ticaret ortaklıklarına hem de alternatif para birimi mekanizmalarına olan eğilimini nasıl hızlandırdığını gösteriyor.

Daha da önemlisi analiz, bu savaşın ABD’nin mühimmat stoklarını ciddi şekilde erittiğine dikkat çekiyor. Söz konusu mühimmatlar, ABD’nin Hint-Pasifik savunma hattının merkezinde yer alan Tayvan ekseninde Çin ile yaşanabilecek potansiyel bir cepheleşmede hayati öneme sahip. Bu detay kritik; zira olası bir Tayvan çatışması düşük yoğunluklu bir gerilim değil; füzelerin, hava savunma sistemlerinin ve hassas güdümlü mühimmatların çok kısa sürede tüketileceği yüksek yoğunluklu bir savaş olacaktır. Eğer bu stoklar halihazırda İran cephesinde eritiliyorsa ve savunma sanayii bunları ikame edecek üretim hızına ulaşamıyorsa, ABD’nin Hint-Pasifik’te uzun soluklu bir operasyonu sürdürme kapasitesi sekteye uğrar. Bu durum askeri hazırlığı sadece teorik bir risk olmaktan çıkarıp, ABD’nin Tayvan’a yönelik olası bir müdahalesini daha az kesin ve sürdürülemez göstererek caydırıcılığı doğrudan baltalar. Tayvan, Çin’in siyasi vizyonunun merkezinde yer aldığından, ucu açık ve lojistik olarak sürdürülemez bir ABD müdahalesi tabiatıyla Pekin’in stratejik çıkarlarına hizmet etmektedir. Nitekim ABD’nin, Orta Doğu operasyonlarındaki mühimmat ihtiyacına öncelik vermek adına Tayvan’a yönelik 14 milyar dolarlık bir silah paketini askıya aldığına dair raporlar da bu tespiti doğrular niteliktedir.

Birleşik Devletler’i mühimmat stoklarından mahrum bırakmanın ve Orta Doğu genelindeki Amerikan askeri teçhizat ile tesislerine zarar vermenin ötesinde, İran’la girilen bu savaş ABD’nin güvenlik çıkarlarını daha az görünür ama çok daha derin bir şekilde yaraladı. Nisan ayında yayınlanan analizimde, ABD stratejisinin hasımları tarafından giderek daha öngörülebilir ve okunabilir hale gelmesi nedeniyle caydırıcılığının zayıfladığını savunmuştum. Önümüzdeki bu son rapor da söz konusu tespiti pekiştiriyor: Çatışma süreci Çin’e, Amerikan askeri doktrinini sahada canlı olarak gözlemleme fırsatı sundu ve bu durum Pekin’in gelecekteki kendi operasyonel planlamalarına doğrudan ışık tutabilir.

Tüm bu göstergeler, İran’la bir savaşın içinde kalmaya devam etmenin Birleşik Devletler’in stratejik çıkarlarıyla uyuşmadığı sonucunu doğuruyor. Ancak bu gerçeği kabul edip, ülkeyi “haritadan silme” yönündeki defalarca yapılan tehditlerin ardından geri adım atmak, ABD’nin küresel ölçekteki caydırıcılık kredibilitesine telafisi güç bir zarar verme riski taşıyor. Bu çıkmaz yüzünden ABD; kimi zaman “Amerikan halkı eve dönmemizi istiyor” argümanına sığınarak, kimi zaman da Körfez müttefiklerinin talebi doğrultusunda askeri hamleleri erteleyerek siyasi bir manevra alanı yaratmaya ve potansiyel gerilimi düşürme (de-eskalasyon) sinyalleri vermeye çalışıyor. Eş zamanlı olarak, güç ve gözdağı duruşunu koruyabilmek adına savaşı tırmandırma tehditleri savurmaktan da geri durmuyor.

Marco Carnelos, ABD stratejisinin giderek daha fazla baskı, ittifak blokları ve sürekli askeri varlığa bağımlı hale geldiğini savunuyor. Ne var ki bu yaklaşım, bu vaka özelinde birkaç nedenden ötürü işlevsel olmadı. İlk olarak, bölgesel müttefikleri zor bir diplomatik eşikte bırakarak bazılarının Birleşik Devletler’in küresel rakibi olan Çin’e yakınlaşmasına yol açtı. İkinci olarak, Mroz ve ekibi tarafından kaleme alınan bir strateji belgesi, İran’ı caydırmanın yalnızca askeri araçlarla mümkün olamayacağını öne sürüyor. Bu perspektiften bakıldığında, sürekli gerilimi tırmandırma tehditlerine bel bağlamak yetersiz kalıyor, hatta ABD caydırıcılığına zarar veriyor. Diplomatik ve ekonomik enstrümanlar bu süreçte asli öneme sahip; ancak Çin’in İran’la kurduğu ekonomik angajman, Tahran’ı ABD baskısından izole etmeye yarayarak yaptırımlara dayalı zorlamanın etkinliğini ciddi şekilde sınırladı.

Birleşik Devletler ve İran nihai bir anlaşma metni üzerinde müzakereleri sürdürürken, Trump, bunun ABD’nin güç ve ihtişam imajını koruduğu varsayımıyla, tırmandırma ve geri adım atma arasında gidip gelmeye devam ediyor. Beyaz Saray’dan bugün yapılan açıklamada, masadaki konuların büyük bir kısmında İran ile mutabakata varıldığı belirtildi. Ancak yetkililer “bir anlaşmanın an meselesi olmadığını” vurgularken, Trump’ın da müzakere heyetine “anlaşma için acele etmeme” talimatı verdiği bildirildi.

Savaşta kalmanın ABD’ye yüklediği ekonomik ve stratejik maliyetlere rağmen, Birleşik Devletler’in geniş bir zamana sahip olduğu, acele etmesine gerek bulunmadığı ve süreçten etkilenmediği yönündeki iddialar geçerliliğini koruyor. Trump’ın bu duruşu, “Anlaşma henüz tamamen müzakere edilmedi” ve “Zaman bizim lehçemize işliyor” şeklindeki ifadelerinde de kendini gösteriyor. Yine de, ister olası bir ateşkese yönelik iyimserlik, ister piyasaların jeopolitik riskleri artık göz ardı etmeye başlaması nedeniyle olsun, bu açıklamaların ardından Brent petrolü yaklaşık yüzde altı değer kaybederek varil başına 97 dolar seviyesine geriledi.

Asıl soru, araya giren itidal dönemleriyle birlikte tekrarlanan gerilimi tırmandırma hamlelerinin caydırıcılığı güçlendirip güçlendirmediği, yoksa verilmek istenen güvenilirliği ve inandırıcılığı zaman içinde yavaş yavaş eritip eritmediğidir.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.