“İyi ki Bu Adalar Bizde Kalmamış” mı?

8 Eylül 2026

Yunan adalarını gezerken Türk ziyaretçilerden sık sık aynı cümleyi duyuyorum:

“İyi ki bu adalar bizde kalmamış.”

İnsanın gururuna dokunuyor.

Ardından gerekçeler sıralanıyor: “Bizde olsaydı her tarafı betona gömerdik. Koylara dev oteller ve siteler dikilir, sahiller kapatılır, sabaha kadar yüksek sesli müzik çalardı. Kanalizasyon denize akıtılır, çöpler zamanında toplanmaz, yaz gelince su ve elektrik yetmezdi. Yunanlar iyi bakmış; biz de şimdi gelip tadını çıkarıyoruz.”

Bunu tek bir kişiden değil, farklı yaş ve gelir gruplarından çok sayıda insandan duydum. Mayıs ayından ekim sonuna kadar adalara akın edenlerden; teknesiyle koy koy dolaşanlardan, motosiklet ve bisikletle gezenlerden, sırt çantasıyla yürüyenlerden, birkaç günlüğüne feribotla geçenlerden…

İnsanlar Neden Adalara Gidiyor?

Yunan adalarının çekiciliği yalnızca denizden kaynaklanmıyor. Ege’nin iki yakasında da aynı güneş, benzer koylar, taş evler, zeytin ağaçları ve ortak bir mutfak kültürü var.

Farkı yaratan çoğu zaman hayatın örgütlenme biçimi.

Yemekler genellikle sade ve lezzetli, hesaplar görece makul. Esnaf para kazanmak istiyor ama müşterinin cebindeki son kuruşu da almaya çalışmıyor. İnsanlar çoğu yerde güler yüzlü ve rahat. Sokaklar temiz, deniz berrak, meydanlar düzenli. Belediyelerin çöp, temizlik ve temel altyapı hizmetleri görünmeden, adeta tıkır tıkır işliyor.

Binalar birbirini boğmuyor. Dev tabelalar, çirkin eklentiler ve her köşeden yükselen farklı bir müzik yok. Liman, kilise, meydan, balıkçı tekneleri ve küçük lokantalar aynı hayatın doğal parçaları olarak kalmış.

Bütün bunlar insanda biraz Yunan hayranlığı yaratıyor, ne yalan söyleyeyim.

Bundan rahatsız olmaya da gerek yok. Komşunun güzel yemeğini yemek, temiz denizinde yüzmek, kasabalarını gezmek ve insanlarıyla dostluk kurmak millî gururumuza zarar vermez. Tam tersine, Ege’nin iki yakasındaki önyargıları azaltır, ortak kültürümüzü yeniden hatırlatır.

Bu keyfi kendimize zehir etmeyelim.

Yunanistan’ı Romantikleştirmeyelim

Öte yandan Yunanistan’ı kusursuz bir ülke, Yunanları da doğuştan çevreci ve kanaatkâr insanlar gibi göstermek doğru olmaz.

Orada da kötü işletmeler, yüksek fiyatlar, plansız yapılar ve aksayan belediye hizmetleri var. Santorini, Mikonos ve bazı popüler adalarda aşırı turizmin baskısı açıkça hissediliyor. Su kaynakları zorlanıyor, konut fiyatları yükseliyor, yerel halk yaşadığı yerlerden uzaklaşabiliyor.

Rantın milliyeti yoktur. Kurallar zayıflatıldığında, denetim işlemediğinde ve kısa vadeli kazanç her şeyin önüne geçtiğinde aynı tahribat dünyanın her yerinde yaşanabilir.

Dolayısıyla farkı genlerde ya da millî karakterlerde değil; kurumlarda, kurallarda, ölçek duygusunda ve yaşanılan yere duyulan aidiyette aramak gerekiyor.

 

Mesele İnsanların Nereden Geldiği Değil

Yunan adalarının çoğunda nüfus az ve yerleşik hayat güçlü. Aynı aileler kuşaklar boyunca aynı kasabada yaşamış. Bir ev yalnızca gayrimenkul değil, dedenin evidir. Zeytinlik yalnızca imara açılabilecek arazi değil, ailenin hafızasıdır. Koy, yalnızca turizm yatırımı yapılacak alan değil, çocukluğun denizidir.

Bu aidiyet insanı daha sorumlu davranmaya yöneltebilir.

Türkiye’nin Ege ve Akdeniz kıyıları ise son elli yılda çok hızlı nüfus ve sermaye hareketlerine sahne oldu. Ülkenin dört bir yanından insanlar kıyılara yerleşti. Bunun kendisi bir sorun değildir. İnsan çeşitliliği, doğru yönetildiğinde zenginliktir.

Sorun, kıyı kentlerimizin yeni sakinlerini ortak bir yerel kültür, estetik anlayış ve sorumluluk duygusu etrafında buluşturamamasıdır. İnsanlar kıyıya yerleşti ama her zaman o kıyının ruhuna yerleşmedi.

Büyük şehirlerin alışkanlıkları da beraberinde geldi: daha yüksek binalar, daha büyük araçlar, daha yüksek ses, daha fazla tüketim ve daha hızlı kazanç arzusu…

Sahil kasabaları büyük şehirlerin kötü birer kopyasına dönüştü.

Yanan Ormanlar, Sökülen Zeytinlikler

Bodrum’da ve başka kıyı bölgelerimizde büyük turizm yatırımlarına elverişli büyüklükte yanmış orman alanları gördük. Bazıları öylesine dikkat çekici sınırlar içinde yanmış görünüyor ki insan ister istemez kuşkulanıyor:

“Tesadüf bu ya, tam da büyük bir otelin arsası kadar alan yanmış.”

Elbette kanıt olmadan her yangını bir yatırım projesine bağlayamayız. Orman yangınlarının iklimden ihmale, elektrik hatlarından kasıtlı eylemlere kadar farklı nedenleri olabilir. Fakat yangından sonra bu arazilerin statüsünün değiştirilmesine veya ticari kullanıma açılmasına imkân bırakıldıkça kamuoyundaki kuşku da ortadan kalkmaz.

Kural tartışmasız olmalıdır: Yanan orman alanı yeniden ormanlaştırılır. Kim isterse istesin, hangi gerekçeyi öne sürerse sürsün, başka bir kullanıma açılamaz.

Tehdit yalnızca yangınlar değil. Zeytinlikler sökülüyor, tarım arazileri parçalanıyor, kıyılar dolduruluyor, doğal ve arkeolojik alanların koruma statüleri değiştirilebiliyor. Normalde yapılaşmaya kapalı olması gereken yerlerde plan değişiklikleri ve istisnai düzenlemelerle inşaatın önü açılabiliyor.

Ardından beton, yol, otopark ve altyapı geliyor.

Zeytin ağacını söküp yerine birkaç süs bitkisi dikmek peyzaj değildir. Yüzlerce yıllık tarımsal üretimi, kültürü ve ekolojik hafızayı ortadan kaldırmaktır.

Vatandaşın Gücü Yetmez

Bu ölçekteki bir rant baskısını bireylerin tek başlarına durdurmasını bekleyemeyiz. Birkaç köylünün, çevre gönüllüsünün, mahalle sakininin veya meslek odasının yıllarca dava açması kalıcı çözüm değildir.

Yerel yönetimler de çoğu zaman yetersiz bütçe ve insan kaynağıyla mücadele ediyor. Küçük bir belediyenin karşısında büyük sermayeye, güçlü ilişkilere ve geniş hukuk kadrolarına sahip bir yatırımcı bulunduğunda güç dengesi baştan bozuluyor.

Devletin ve hukukun kararlılıkla devreye girmesi gerekir.

Devletin görevi yalnızca yatırımın önünü açmak değil; ormanı, zeytinliği, kıyıyı, su havzasını ve kültürel mirası gelecek kuşaklar adına korumaktır. Yerel yönetimlerin teknik kapasitesi güçlendirilmeli; şehir plancıları, çevre mühendisleri, arkeologlar, hukukçular ve denetim ekipleri bakımından desteklenmelidir.

Merkezî yönetim de koruma kararlarını yukarıdan gelen istisnalarla etkisizleştirmemelidir.

İmar planları kişiye, şirkete veya siyasi yakınlığa göre değişmemeli. Çevresel etki değerlendirmeleri yalnızca aşılması gereken bir formaliteye dönüşmemeli. Arkeolojik ve biyolojik miras, inşaat başladıktan sonra hatırlanan bir ayrıntı olmamalıdır.

Hukuk en güçlü yatırımcıya bile sınırını gösterebilmelidir. Fakat sistemin tepesinden istisna kapıları açılıyorsa aşağıdaki belediye görevlisinden, köylüden veya çevre gönüllüsünden kahramanlık bekleyemeyiz.

Balık baştan koktuğunda kıyıda yaşayanların yapabileceği çok az şey kalır.

Hayranlıktan Derse

Benzeri bir duyguyu Fransa’nın güneyine gelen bazı İtalyanlardan da duydum. Nice ve çevresi tarih boyunca Savoy ve İtalyan kültürüyle iç içeydi. Bugün kimi İtalyanlar Côte d’Azur’u gezerken yarı şaka yarı ciddi, “Fransızlar buraya iyi bakmış” diyor.

Mimari korunmuş, eski binalar yenilenmiş, sanat hayatı gelişmiş, kamusal alanlar düzenlenmiş, sahil büyük ölçüde herkesin kullanımına açık tutulmuş.

Buradan çıkarılacak sonuç, bir milletin diğerinden üstün olduğu değildir. Sonuç şudur: Coğrafyanın kalitesini belirleyen yalnızca doğa değil; yönetim anlayışı, hukuk, estetik standartlar ve koruma iradesidir.

“İyi ki bu adalar bizde kalmamış” sözünü öfkeyle reddetmek kolay. Daha zor ama yararlı olan, insanların neden böyle düşündüğünü anlamaktır.

Türkiye’nin kıyıları daha az güzel değil. Mutfağımız, taş evlerimiz, koylarımız, zeytinliklerimiz ve insan sıcaklığımız eksik değil. Eksik olan, uzun vadeli koruma iradesi ve kuralları herkese eşit uygulayacak kurumsal güçtür.

Yunan adalarına gidelim. Denize girelim, güzel yemek yiyelim, komşularımızla dostluk kuralım ve hayatın tadını çıkaralım. Bu keyif bir suçluluk duygusuna dönüşmesin.

Ama dönüş feribotunda kendimize şu soruyu da soralım: Onların koruduğuna hayranlık duymayı biliyoruz. Peki bize emanet edileni neden aynı özenle koruyamıyoruz?

Bir gün Yunan komşularımızın bizim kıyılarımıza gelip şöyle demesini sağlamalıyız: “Türkler buralara gerçekten iyi bakmış.”

Bizi inciten o cümleye verilecek en güzel cevap budur.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.