Geçen hafta The New York Times’ın Modern Love sayfasında bir başlık gözüme takıldı: “We kept looking for reasons to break up.” Ayrılmak için durmadan neden aradık.
Birbirlerini seviyorlar, iyi vakit geçiriyorlar, aralarında çekim var. Ortada “kaç kurtul” dedirtecek büyük bir felaket de yok. Ama ikisinin de gözü ilişkinin güzel taraflarında değil, biteceğini kanıtlayacak ayrıntılarda. Biri yaklaşıyor, diğeri uzaklaşıyor. Sonra roller değişiyor. Bir noktada biri ortadan kayboluyor. Diğeri ise üzülmek bir tarafa neredeyse rahatlayacak. Ne de olsa haklı çıkmış oluyor.
İlişkilerde başımıza gelen tuhaflıklardan biri bu. Karşımızdaki insanla yaşadığımızı zannederken bazen yıllar önce öğrendiğimiz bir ilişki senaryosunu yeniden oynuyoruz.
“İnsanlar gider.” “Çok bağlanırsam canım yanar.” “Birine ihtiyaç duymak zayıflıktır.” “Her şey bu kadar iyiyse birazdan kötü bir şey olacak.”
Sonra beyin bu senaryonun kanıtlarını toplamaya başlıyor.
Mesajına eskisinden yarım saat geç mi cevap verdi? Bir şey var. Akşam biraz sessiz mi? Benden soğudu. Eskisi kadar heyecanlı değil miyim? Demek ki yanlış insan. Tatilde kavga mı ettik? Zaten uyumsuzuz.
Oysa belki de ortada ilişkinin sonunu gösteren hiçbir şey yok. Psikolojide yetişkin bağlanması üzerine yapılan çalışmalara göre bağlanma kaygısı yüksek kişiler, ilişkide reddedilme ve terk edilme işaretlerine karşı daha tetikte olabiliyor; kaçınma tarafı ağır basanlarsa yakınlık arttıkça mesafe koymaya ve bağımsızlığı korumaya yönelebiliyor.
Yani aynı korku iki insanda tamamen farklı görünebiliyor: Biri “Beni bırakma” diye daha sıkı tutunurken diğeri “Bana fazla yaklaşma” diyebiliyor.
Fakat beni asıl düşündüren kavram ilişki sabotajı oldu. Raquel Peel ve arkadaşlarının geliştirdiği Relationship Sabotage Scale üzerine yapılan araştırmada araştırmacılar ilişki sabotajını üç başlık altında inceliyor: savunmacılık, güvenmekte zorlanma ve ilişki becerilerindeki eksiklik.
İşin çarpıcı tarafı, ölçekteki sorulara bakınca “sabotaj” dediğimiz şeyin hiç de dramatik görünmemesi. “Sevgilim beni sürekli yanlış anlıyor”, “İlişkideki sorunlar için haksız yere suçlanıyorum” gibi düşünceler savunmacılık tarafında. Güven sorunları tarafında ise kıskançlık, sevgilinin arkadaşlarıyla geçirdiği zamandan rahatsız olmak, nerede olduğunu bilme ihtiyacı ve sosyal medya hesabını kontrol etmek gibi davranışlar var.
Yani ilişkiyi sabote etmek için illa aldatmak, kapıyı çarpıp gitmek ya da büyük bir kavga çıkarmak gerekmiyor. Bazen sabotaj, sevgilinizin Instagram’ına üçüncü kez bakarken başlıyor. Bazen de her tartışmada “Yine beni anlamadı” diyerek.
Bu ölçeğin Türkiye uyarlaması 495 kişiyle yapılmış. Orada da sabotaj puanı yükseldikçe insanların algıladığı romantik ilişki kalitesi düşüyor. Ama burada önemli bir ayrım yapmak lazım. Her “gitmek istiyorum” duygusunu çocukluğa, bağlanma problemine ya da kendini sabote etmeye bağlamak da tehlikeli. Bazen ilişki gerçekten kötüdür. Bazen karşımızdaki insan bize iyi gelmiyordur. Bazen değerlerimiz uyuşmuyordur. Bazen de düpedüz aşk bitmiştir.
Mesele, “Bu ilişkide sorun var mı?” ile “Sorun çıkmasını mı bekliyorum?” arasındaki farkı anlayabilmek. Çünkü ikinci durumda insanın yaptığı çok zekice bir savunmadır: Acıyı kontrol etmeye çalışır.
Terk edilmeden önce ben giderim, beni hayal kırıklığına uğratmadan önce onda bir kusur bulurum, çok bağlanmadan önce biraz soğurum düşünceleri ile reddedilme ihtimalinden korunmuş oluruz.
Fakat bunun bir bedeli var. Acı çekme ihtimalini azaltırken yakınlık ihtimalini de azaltırız.
Üstelik ilişki sabotajı sandığımız kadar tek yönlü görünmüyor. 2025’te yayımlanan daha yeni bir çalışma, güvensiz bağlanma ile sabotaj davranışları arasında karşılıklı bir döngü olabileceğini öne sürüyor.
Güvensizlik savunmacılığı ve güven sorunlarını besleyebiliyor, bu davranışlar da ilişkinin kalitesini düşürüp kişinin “Gördün mü, ilişkiler zaten güvenilmez” inancını kuvvetlendirebiliyor.
İşte tehlikeli olan da bu. Korktuğunuz şeyi sonunda kendiniz yaratabilirsiniz.
The New York Times’daki hikâyenin güzel tarafı, çiftin bunu bir noktada fark etmesi. Ayrılmak için yıllarca neden arayan iki insan sonunda ayrılmıyor. Evleniyorlar, çocukları oluyor ve on yıldan uzun süre sonra hâlâ hayatı paylaşıyorlar.
Belki ilişkiler konusunda kendimize sormamız gereken soru her zaman “Doğru insanla mıyım?” değildir. Bazen daha rahatsız edici bir soru gerekir. Gerçekten gitmek mi istiyorsun, yoksa kalırsan kaybedecek çok şeyin olmasından mı korkuyorsun? Çünkü bazen insan sevgiden kaçmaz. Sevginin onu savunmasız bırakmasından kaçar.