Serveti, gücü, makamı ve verimliliği ölçmekte ustalaştık. Peki, hayatımızı gerçekten iyi yaşayıp yaşamadığımızı ölçebiliyor muyuz? Belki de başarı anlayışımızı kökten değiştirme zamanı geldi.
Hayatımın büyük bölümünü başarının peşinden koşarak geçirdim. Üstelik başarının ne anlama geldiğini kendime yeterince sormadan.
İyi bir eğitim almak, ekonomik bağımsızlığımı kazanmak, uluslararası bir kariyer yapmak, mutlu bir evlilik sürdürmek, çocuklarımı iyi yetiştirmek, ülkeme ve sevdiklerime değer katmak istedim.
Peki, başarabildim mi?
Artık o kadar emin değilim.
Diplomat oldum. OECD ve Uluslararası Enerji Ajansı’nda üst düzey görevler üstlendim. British Gas, Invensys, Asya Kalkınma Bankası, Enerji Şartı ve Saudi Crown Holding ile çalıştım. Uluslararası şirketlerin yönetim kurullarında bulundum. Kendi işlerimi ve London Energy Club’ı kurdum. Kitaplar, makaleler yazdım. Yaklaşık 150 ülke gezdim.
Devlet başkanlarıyla, milyarderlerle, bilim insanlarıyla, sanatçılarla ve sıradan hayatlar yaşayan olağanüstü insanlarla tanıştım.
Bunların hepsi kıymetli deneyimlerdi.
Ama yaş aldıkça kendime daha zor bir soru soruyorum:
Bütün bu başarılar, gerçekten başarılı bir hayat yaşadığım anlamına mı geliyor?
Eskiden tereddütsüz cevap verirdim. Şimdi durup düşünüyorum.
Modern dünya başarıyı ölçmekte son derece becerikli. Ne var ki ölçtüğümüz şeylerin gerçekten önemli olup olmadığını yeterince sorgulamıyoruz.
Ülkeleri millî gelirleriyle, şirketleri piyasa değerleriyle, yöneticileri maaşları ve makamlarıyla, insanları servetleri ve şöhretleriyle değerlendiriyoruz.
Çocukları bile sınav notları, madalyaları ve girdikleri prestijli okullarla ölçüyoruz.
Beş yaşındaki çocuğu futbol yıldızı, sekiz yaşındakini tenis şampiyonu yapmak istiyoruz. Çocukluk, giderek gelecekteki başarıya yapılan bir yatırıma dönüşüyor.
Biyoteknolojideki gelişmeler, gelecekte insanların arzu edilen genetik özelliklere göre seçilmesi yönündeki baskıları da artırabilir.
Başarı insanın daha iyi yaşaması için bir araç olmalıydı. Biz insanı başarının aracına dönüştürme tehlikesiyle karşı karşıyayız.
OECD’nin How’s Life? 2024 raporu da ekonomik performansın tek başına refahı, toplumsal ilişkileri ve yaşam kalitesini açıklamaya yetmediğini ortaya koyuyor.
Zenginleşmek önemlidir. Ama zenginleşmekle iyi yaşamak aynı şey değildir.
Uluslararası kariyerim boyunca her şeye sahip görünen insanlarla tanıştım.
Özel uçaklar, muhteşem evler, büyük servetler, siyasi nüfuz…
Bazıları gerçekten mutluydu. Bazılarıysa şaşırtıcı derecede mutsuz.
Sağlıkları bozulmuş, evlilikleri dağılmış, dostlukları çıkar ilişkilerine dönüşmüştü. Yine de daha fazlasını kazanma yarışından çıkamıyorlardı.
Öte yandan Ege’nin küçük kasabalarında zeytin yetiştiren, dostlarıyla sofraya oturan, hayatın küçük güzelliklerinden keyif alan insanların çok daha huzurlu olabildiklerini gördüm.
Elbette yoksulluğu romantikleştirmiyorum. Ekonomik güvence, özgürlüğün ve insan onuruna yakışır yaşamın temel koşullarından biridir.
Ama hırsın da görünmeyen bir faturası var.
Kendi hayatımda bunu yaşadım. İşe ve sorumluluklara öncelik verirken ihmal ettiğim ilişkiler, ertelediğim sohbetler, kaçırdığım güzel anlar oldu.
Ödenecek faturalar, yerine getirilecek yükümlülükler, kaçırılmaması gereken fırsatlar vardı. Hâlâ var.
Ama insanın önündeki bitiş çizgisi sürekli uzaklaşıyor.
Harvard Üniversitesi’nin onlarca yıla yayılan yetişkin gelişimi araştırması, güçlü insan ilişkilerinin sağlık ve mutluluk açısından önemini gösteriyor. Dünya Sağlık Örgütü ve Uluslararası Çalışma Örgütü araştırmaları da aşırı uzun çalışma saatlerinin ciddi sağlık risklerine dikkat çekiyor.
Belki de en büyük tehlike, hayatı yönetmekle hayatı yaşamayı birbirine karıştırmamız.
Yapay zekâ bu soruyu daha da önemli hâle getiriyor.
Makineler bilgi işleme, analiz ve verimlilikte bizi giderek geride bırakıyorsa insanın başarısını hâlâ yalnızca hız ve üretkenlikle mi ölçeceğiz?
Bence hayır.
Muhakeme, vicdan, yaratıcılık, merhamet, cesaret, güven ve sorumluluk daha da değer kazanacak.
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın 2025 İnsani Gelişme Raporu da teknolojik ilerlemenin merkezine insanın tercihlerini ve fırsatlarını yerleştiriyor.
Yapay zekânın gerçek başarısı, ne kadar fazla ürettiğimizle değil, onun sayesinde ne kadar daha iyi yaşayabildiğimizle ölçülmeli.
Bugün başarıyı birbirini tamamlayan yedi temel unsurla değerlendiriyorum:
Sağlık: Kazandıklarımın tadını çıkarabiliyor muyum?
Özgürlük: Zamanımı ve hayatımı kendim yönetebiliyor muyum?
Sevgi: Gerçekten sevdiğim ve beni seven insanlarla bağlarımı koruyabiliyor muyum?
Anlam: Yaptıklarım bana yaşama amacı veriyor mu?
Katkı: Başkalarının hayatında olumlu bir iz bırakabiliyor muyum?
Gelişim: Öğrenmeye, değişmeye, kendimi yenilemeye devam ediyor muyum?
Huzur: Sürekli başkalarının takdirini beklemeden kendimle barışık yaşayabiliyor muyum?
Bunlar yeni performans hedefleri değil. Hayatın tek bir rakama indirgenemeyeceğini hatırlatan ölçütler.
Bugün Londra, Nice ve Çeşme–Urla–Karaburun arasında geçen hayatımda yeni bir denge kurmaya çalışıyorum.
Yazmaya, üretmeye, danışmanlık yapmaya, dünyadaki gelişmelerle ilgilenmeye devam etmek istiyorum.
Ama zeytin ağaçlarının arasında yürümeye, Akdeniz’e bakmaya, sevdiklerimle uzun sofralarda sohbet etmeye de daha fazla zaman ayırmak istiyorum.
Bu, hedeflerimden vazgeçmek değil. Onların hayatımdaki yerini yeniden belirlemek.
Ülkeler ve şirketler de aynı muhasebeyi yapmalı. Bir ülkenin başarısı yalnızca millî geliriyle, bir şirketinki yalnızca dönemsel kârıyla ölçülmemeli. İnsanların yaşam kalitesi, kurumlara güven ve gelecek nesillere bırakılan fırsatlar da hesaba katılmalı.
Bugün geldiğim noktada başarıyı şöyle tanımlıyorum:
İnsanın kendi potansiyelini gerçekleştirirken sağlığını, özgürlüğünü, sevdiklerini ve insanlığını koruyabilmesi; başkalarına değer katması ve geride güzel bir iz bırakabilmesi.
Hayatın sonunda kimse yanına unvanlarını, gayrimenkullerini, banka hesaplarını alamıyor.
Belki de en büyük başarısızlık, hedeflerimize ulaşamamak değil; bütün hedeflerimize ulaşıp hayatın kendisini ıskalamaktır.
Sakın ha, sakın…
28 Ekim 2026 - Dünyanın Yeni Bir Başarı Tanımına İhtiyacı Var
27 Ekim 2026 - Yapay Zekâ Dünyayı Yönetebilir mi? Peki İnsan Ne Yapacak?
26 Ekim 2026 - Herkesle konuş, kimseye boyun eğme: Türkiye’nin yeni güç doktrini
25 Ekim 2026 - Parçalanan Dünyada Çeliğin Geleceği: Artık Büyük Olmak Yetmiyor
24 Ekim 2026 - Kıbrıs’ta çözüm, tek tarafın şartlarıyla dayatılamaz