Türkiye’de hemen her konuda bir sorumlu bulmakta zorlanmıyoruz.
Ekonomi bozulursa hükümetleri suçluyoruz.
Siyaset tıkanırsa partileri.
Eğitim gerilerse sistemi.
Dış politikada sorun yaşarsak yabancı ülkeleri.
Bazen Amerika’yı, bazen Avrupa’yı, bazen küresel sermayeyi, bazen de görünmeyen dış güçleri…
Elbette bunların her birinin payı olabilir.
Ancak çoğu zaman sormaktan kaçındığımız daha zor bir soru vardır:
Acaba ülke olarak yaşadığımız sorunların ne kadarı bize ait?
Çünkü toplumlar gökten inmez.
Devletler de başka bir gezegenden gelmez.
Bir ülke, onu oluşturan milyonlarca insanın karakterinin, alışkanlıklarının ve değerlerinin büyütülmüş halidir.
Bu nedenle bir ülkenin ekonomisini, siyasetini, hukuk sistemini ve uluslararası itibarını anlamak için bazen Ankara’ya değil, evlerin içine bakmak gerekir.
Çünkü devlet dediğimiz yapı çoğu zaman toplumun aynadaki yansımasından başka bir şey değildir.
Biz çoğu zaman devleti kendimizden ayrı bir organizma gibi görürüz.
Sanki başka bir yerde yaşayan, başka insanlardan oluşan, başka kurallarla işleyen bir yapıymış gibi…
Oysa devlet dediğimiz şeyin tuğlaları insanlardan oluşur.
Siyasetçiler bu toplumun içinden çıkar.
Bürokratlar bu toplumun içinden çıkar.
İş insanları bu toplumun içinden çıkar.
Gazeteciler bu toplumun içinden çıkar.
Akademisyenler, öğretmenler, hâkimler, savcılar, diplomatlar, generaller ve istihbaratçılar bu toplumun içinden çıkar.
Onlar Mars’tan gelmez.
Bizim yetiştirdiğimiz insanlardır.
Bizim değerlerimizin ürünüdür.
Bizim eğitim sistemimizin sonucudur.
Bizim kültürümüzün yansımasıdır.
Bu nedenle toplum ile devlet arasına kalın duvarlar örmek çoğu zaman gerçeği görmemizi engeller.
Aslında mesele son derece basittir:
Vatandaş neyse devlet odur.
Bir toplumda insanlar günlük hayatlarında kurallara saygı göstermiyorsa kurumların kusursuz işlemesini beklemek gerçekçi değildir.
İnsanlar kendi çıkarları için kuralları esnetmeyi doğal görüyorsa kamu yönetiminde de benzer davranışlar ortaya çıkar.
Torpil isteyenle torpil yapan aynı kültürün ürünüdür.
Rüşvet verenle rüşvet alan aynı zihniyet ikliminde yetişmiştir.
Vergi kaçıranla kamu kaynaklarını hoyratça kullanan birbirinden tamamen farklı dünyaların insanları değildir.
Çoğu zaman aynı davranış kalıplarının farklı yansımalarıdır.
Bu yüzden yalnızca devleti eleştirip toplumu aklamak kolaydır ama doğru değildir.
Çünkü devlet, toplumun büyütülmüş halidir.
Bugün yetiştirdiğimiz çocuklar yarının Türkiye’sini yönetecek.
Onlar geleceğin iş insanları olacak.
Diplomatları olacak.
Silahlı kuvvetlerin komutanları olacak.
İstihbarat teşkilatının yöneticileri olacak.
Hâkimleri ve savcıları olacak.
Öğretmenleri olacak.
Bakanları olacak.
Belki de cumhurbaşkanları olacak.
Bu nedenle Türkiye’nin geleceği yalnızca Meclis’te, bakanlıklarda veya şirket merkezlerinde şekillenmiyor.
Bugün evlerimizde şekilleniyor.
Çocuğuna dürüstlüğü öğretemeyen bir toplum yarın dürüst yöneticiler bekleyemez.
Sorumluluk duygusunu aşılayamayan bir toplum güçlü kurumlar kuramaz.
Çalışmadan kazanmayı normalleştiren bir kültür sürdürülebilir refah üretemez.
Adaleti önce evde yaşatamayan bir toplum ülke çapında adalet üretmekte zorlanır.
Saygıyı aile içinde öğretemeyen bir toplum kamusal hayatta nezaket bekleyemez.
Çünkü insan değişmeden kurumlar da tam anlamıyla değişemez.
Evinde dürüst olmayan bir insanın iş hayatında dürüst kalması zordur.
Evinde verdiği sözü tutmayan birinin ticarette güvenilir olması kolay değildir.
Evinde hesap vermeyenlerin yönettiği kurumlarda şeffaflık gelişmez.
Evinde kuralları yalnızca başkaları için isteyenler trafikte de, vergide de, kamu düzeninde de aynı davranışı sürdürür.
Evinde sürekli kavga eden bir toplumun siyasette uzlaşma kültürü üretmesi kolay değildir.
Evinde çevresine saygı göstermeyenler şehirlerine de saygı göstermez.
Evinde israf edenler bütçe disiplininden söz edemez.
Evinde liyakati önemsemeyenler iş hayatında da torpili normal görür.
Çünkü karakter bölünemez.
İnsan evde başka, işte başka, kamuda başka biri olamaz.
Toplumlar için de durum farklı değildir.
Eski bir söz vardır:
“Kapısının önünü süpürmeyen mahalleyi temizleyemez.”
Evinizin önünü süpürmüyorsanız sokağınız kirlenir.
Sokağınız kirlenirse mahalleniz kirlenir.
Mahalleniz kirlenirse şehriniz kirlenir.
Şehriniz kirlenirse ülkeniz kirlenir.
Bu sadece fiziksel temizlik meselesi değildir.
Toplumsal temizlik de böyledir.
Ahlaki temizlik de böyledir.
Yere attığınız çöp…
Trafikte gösterdiğiniz sabır…
Vergi ödeme konusundaki hassasiyetiniz…
Kamusal mala verdiğiniz değer…
Komşunuza davranışınız…
Bunların hepsi ülkenin görünmeyen karakter karnesidir.
Temiz sokaklar önce belediyelerde değil, insanların zihninde başlar.
Temiz toplumlar da önce kanunlarda değil, vicdanlarda başlar.
Ekonomi sadece para meselesi değildir.
Aynı zamanda ahlak meselesidir.
Güven meselesidir.
Karakter meselesidir.
Bir ülkede insanlar birbirine güvenmiyorsa yatırım maliyetleri yükselir.
Sözleşmelerin uygulanacağına inanılmıyorsa sermaye ürker.
Vergi kaçırmak zekâ göstergesi sayılıyorsa kamu hizmetleri zayıflar.
Kısa yoldan köşe dönmek çalışmaktan daha değerli görülüyorsa üretim kültürü zarar görür.
Bugün Japonya’nın başarısının arkasında yalnızca teknoloji yoktur.
Almanya’nın başarısının arkasında yalnızca sanayi yoktur.
İskandinav ülkelerinin başarısının arkasında yalnızca doğal kaynaklar yoktur.
Asıl fark, milyonlarca insanın günlük hayatta tekrar ettiği güven, disiplin ve sorumluluk kültürüdür.
Refah önce fabrikalarda değil, karakterde üretilir.
Kendi Sınırını Koruyamayan Ülke Sınırını Koruyabilir mi?
Bu mesele yalnızca ekonomi veya ahlak meselesi değildir.
Aynı zamanda güvenlik meselesidir.
Her insanın sınırları vardır.
İlkeleri vardır.
Koruduğu değerleri vardır.
Kendi hayatında sınır koyamayan, değerlerini koruyamayan, doğru ile yanlış arasında çizgi çekemeyen bireylerin oluşturduğu toplumlar zamanla ortak değerlerini de kaybetmeye başlar.
Ulusal güvenlik aslında bunun büyütülmüş halidir.
Kendi kimliğine sahip çıkamayan toplumlar ülkelerine sahip çıkmakta zorlanır.
Kurumlarına güvenmeyen toplumlar devletlerine de güvenemez.
Ortak değerlerini koruyamayan toplumlar sınırlarını korumakta da zorlanırlar.
Çünkü güvenlik yalnızca tankla, topla, füzeyle sağlanmaz.
Güvenlik önce karakterle başlar.
Önce ailede.
Sonra okulda.
Sonra toplumda.
Sonra devlette.
Devletlerin davranışları ile insanların davranışları arasında sanıldığından çok daha fazla benzerlik vardır.
Kendine güvenmeyen insanlar nasıl sürekli başkalarından şüphe duyarsa, kendine güvenmeyen devletler de sürekli tehdit algısıyla hareket eder.
Verdiği sözü tutmayan insanlar nasıl güven kaybederse, verdiği sözü tutmayan devletler de itibar kaybeder.
Kendi çıkarlarını koruyamayan bireyler nasıl başkalarının yönlendirmesine açık hale gelirse, ulusal çıkarlarını koruyamayan devletler de dış etkilere açık hale gelir.
Kendi evinde düzen kuramayan bir insanın iş hayatında başarılı olması ne kadar zorsa, iç düzenini sağlayamayan bir ülkenin dışarıda güçlü olması da o kadar zordur.
Bu nedenle devletleri anlamak için bazen saraylara değil, insanların günlük hayatlarına bakmak gerekir.
Çünkü devlet aslında toplumun büyütülmüş halidir.
Belki ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir.
Ama dış politika bile bir ölçüde evde başlar.
Uluslararası ilişkilerde güvenilirlik, bireysel hayattaki güvenilirliğin kurumsallaşmış biçimidir.
Sözünde duran insanların itibarı nasıl yükseliyorsa, sözünde duran devletlerin itibarı da yükselir.
Güven vermeyen insanların çevresinde sağlam dostluklar oluşmadığı gibi, güven vermeyen devletlerin çevresinde de kalıcı ittifaklar oluşmaz.
Kendi içinde birlik kuramayan ülkeler dışarıda da etkili olmakta zorlanır.
Kendi vatandaşına güven vermeyen devletler yabancı yatırımcıya da güven veremez.
Dışarıda güçlü görünmenin yolu içeride güçlü olmaktan geçer.
Bugün Türkiye’nin en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri aynaya bakma cesaretidir.
Başkalarını suçlamadan önce kendimize bakabilmek.
Devleti eleştirmeden önce vatandaşlığı sorgulayabilmek.
Siyaseti değiştirmek istemeden önce davranışlarımızı değiştirebilmek.
Belki de Türkiye’nin geleceğiyle ilgili sorulması gereken en önemli soru şudur:
Nasıl bir Türkiye istiyoruz?
Ama bundan daha önemli ikinci soru şudur:
Nasıl insanlar olmak istiyoruz?
Çünkü Türkiye’nin geleceği önce evlerimizde şekillenecek.
Sonra sokaklara taşacak.
Sonra kurumlara yansıyacak.
Sonra dünyaya.
Evinde dürüst olmayan bir toplumun devletinden dürüstlük beklemesi, evinin önünü süpürmeyen bir insanın temiz bir şehir istemesine benzer.
İstemek hakkıdır.
Ama kalıcı çözüm önce aynaya bakmakla başlar.
Bir millet yükselmek istiyorsa önce aynaya bakmayı öğrenmelidir.
Ve o ayna çoğu zaman dış dünyada değil, kendi evimizin içindedir.
Çünkü değişmeyen gerçek şudur:
Vatandaş neyse devlet odur.
Devlet neyse dünyadaki itibarı da odur.
Ayna düzelmeden görüntü düzelmez.