Artık gerçekten bir eşiğe gelmiş durumdayız.
Kimse, “utanmıyor musun?” denmeden hiçbir eleştiriyi duymuyor.
O soru bile bir ‘ağrına gitme’ nedeni mi, bundan emin değilim.
Uyarı, serzeniş, rahatsızlık—hepsi vız geliyor, tırıs gidiyor, bunu görüyorum.
Vurdum duymazlığı o raddeye vardıran, karşısındakileri yok sayarcasına, yaptığını inatlaşır gibi sürdürmeye devam ediliyor.
Çünkü ‘utanma’ duygusu geri çekildi.
İnsan artık yalnızca yanlış yapmıyor; yaptığını savunacak bir dil de kuruyor.
Özgürlük diyor, kişilik diyor, modernlik diyor…
En tehlikelisi: “Kötülük’ artık gizlenmiyor bile.
Gündelik hayatın içine ‘sıradan bir davranış’ gibi gittikçe yerleşiyor.
Kısacası, burnunun dikine gidenlerin dünyasına ne dayanmak ne de bir meram anlatmak kolay.
“Ben ne zaman ölürsem, Neşet yoruldu desinler” demişti Neşet Ertaş.
Tam öyle.
***
Milano’da yükselen Bosco Verticale ilk bakışta ‘doğayla barışmış bir mimari gelecek’ gibi sunuluyor.
Ama bu yapı, doğayı kentliye getirmekten çok, onu sözde “estetik bir satıh’a dönüştürüyor.
Bizdeki bir benzerini görünce, yapanlarına ‘yaptığınız işten pişman olduğunuz için mi onu gizlediniz?” diye sormak gelir içimden.
Sorabilsem, boyumun ölçüsü olarak alacağım cevap hazırdır:
“Dönüşüm çağında bunlar kaçınılmaz!”
Makul binaların ortasına, o silüeti ezen bir yükseklikte ve bir gerilla gibi kamuflajlı gökdelenler dikildiğinde, ortaya çıkacağı besbelli homurtu doğrudan cevaplanmaz, “yeşil”, “ekolojik” ve “sürdürülebilir” söylemlerle kamufle edilir.
Buna alıştırıldık.
İstanbul’da da, Bodrum’da da tek-tük ‘eserlerine’ rastladığımız bir ‘üslup’ bu:
Eleştiriyi reddetmek değil, kapitalizmin pek çok alanda yaptığı gibi, karşı görüşleri ‘hesaba katarak’ etkisizleştirmek.
Sonuçta bu yapılanla şehire eklenen, ‘doğa’ değil doğaya öykünülmüş bir ‘görüntü’.
Gerisinde ise, cilalı bir etik inkâr var.
Rahat bırakın doğayı, insanı.