Moral Godot mu?

22 Mayıs 2026

1970 başlarında seyrettiğim Genco Erkal’ın siyasal yorumu yanısıra, komik ama komik değil, trajik ama trajedi değil oluşuyla absürd tiyatronun ilk akla gelen örneği, Samuel Beckett’in “Godot’yu Beklerken” adlı oyununda iki karakter vardır: Vladimir ve Estragon.

Beklerler.

Bir gün gelecek olan Godot’yu beklerler.

Neden beklediklerini tam bilmezler.

Godot’nun kim olduğunu tam bilmezler.

Geldiğinde ne olacağını da bilmezler.

Ama beklerler.

Oyunun en ünlü anlarından birinde biri diğerine şöyle der:

“Hadi gidelim.”

Ardından sahne notu gelir:

“Kımıldamazlar.”

Belki de modern insanın en isabetli anlatımlarından biri bu.

Gitmek isteriz.

Değişmek isteriz.

Başlamak isteriz.

Ama çoğu zaman bekleriz.

Daha iyi şartları.

Daha uygun zamanı.

Daha yüksek morali.

Daha güçlü hissedeceğimiz günü.

Sanki hayata başlamadan önce bize teslim edilmesi gereken görünmez bir “moral paketi” varmış gibi.

Yıllar geçer.

Şartlar değişir.

Sloganlar değişir.

Kahramanlar değişir.

Ve beklenen şey sürekli ertelenir.

Bugün moral üzerine konuşanların önemli bir kısmı da aslında ‘yeni Godot’lar üretmekteler.

Yeni bir trend.

Yeni bir ideoloji.

Yeni bir kariyer formülü.

Yeni bir yaşam tarzı.

Yeni bir kurtuluş hikâyesi.

Şimdi, kendinden umudu kesmiş gibi kendinden kapasiteli yapay bir şeye sarılmak mesela.

Dün başka bir kesinlik sunanlar bugün başka bir kesinlik sunuyor.

Dünün “vazgeçilmez doğruları” birden bugünün unutulmuş sloganları oluverdi.

Ama her defasında aynı vaat korunuyor:

“Biraz daha bekle. Bu kez olacak.”

Hannah Arendt, modern çağın en büyük tehlikelerinden birinin insanların doğru ile yanlış arasındaki ayrımı değil, gerçek ile kurgu arasındaki ayrımı kaybetmeleri olduğunu söyler. 

Sürekli değişen sloganlar, durmadan yenilenen doğrular ve her dönemde yeniden üretilen hakikatler insanı özgürleştirmez; aksine yön duygusunu aşındırır.

Bu yüzden moral, saman alevi gibi tutuşturulmuş geçici heyecanlardan doğmaz.

Çünkü heyecan ile anlam aynı şey değildir.

Auschwitz dahil dört toplama kampı görmüş Viktor Frankl, insanın en ağır koşullarda bile yaşayabilmesini sağlayan şeyin konfor ya da iyimserlik değil, anlam duygusu olduğunu söylemiştir. 

İnsanı ayakta tutan şey, yaşadığı hayatın nedenine dair taşıdığı inançtır.

Bu nedenle moral de, sürekli değişen sloganlardan, dönemsel coşkulardan ya da her yıl yeniden paketlenen kurtuluş reçetelerinden doğmaz.

Moral, insanın tutunabileceği bir anlamdan doğar.

Kendi vicdanıyla kurduğu ilişkiden doğar.

Dünya zor olsa bile onun içinde bir yol açabileceğine dair inançtan doğar.

İnsan yürümek zorundadır.

Çünkü bazen yol, yürüdükçe ortaya çıkar.

Belki de Beckett’in karanlık mizahının içinde saklı olan gerçek budur:

Kurtuluşun garantisi yoktur.

Ama hareket etmenin imkânı vardır.

İnsanı ayakta tutan şey çoğu zaman umut değil, sadakattir.

Hakikate sadakat.

Vicdana sadakat.

Emeğe sadakat.

İnsana sadakat.

Cengiz Aytmatov’a atfedilen şu söz bu yüzden güçlü bir pusuladır:

“İnsan için en zor olan şey, her gün insan kalmaktır.”

Belki moral denilen, Godot’nun gelip gelmeyeceğini bilmeden de insan kalabilmektir.

Her gün yeniden insan olmak.

Çünkü dünyanın en zor işi hâlâ budur.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.