Fransa’da gelecek yıl, İngiltere ve Almanya’da 2029’da seçim var. Bu ülkelerde aşırı sağın yükselişi sürüyor. Seçim sonuçları, ekonomisi uzun yıllardır Avrupa ile göbekten bağlı, Nisan ayında İngiltere’yle stratejik bir anlaşma imzalamış olan NATO üyesi Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor.
Türkiye’de bir zamanlar, bazen inanarak, bazen dalga geçerek, gelişmiş batı ülkelerinde hayatın renksiz, sıkıcı olduğundan söz edilirdi. Hatta daha ileri giderek Kuzey Avrupa’da intihar oranlarının yüksek olması buna bağlanırdı. Mizahları zayıftı, çünkü ilham verecek politikacıları yoktu. Bir Demirel’in, Erbakan’ın eşdeğerinin Avrupa’da olmaması (artık bizde de yok) politik hayatın sıkıcılığına kanıttı. Yolda kaza olmazdı. İnsanlar sokak ortasında birbirleriyle kavga etmezdi; pencereden pencereye seslenip mahalle dedikodusu yapmazdı.
Bilmiyorum hâlâ böyle düşünenler var mı? En azından Trump’ın ABD’ye başkan olmasının bu ülkede mizahın gelişmesine, politika sahnesinin renklenmesine katkıda bulunduğunu teslim edebiliriz. Ancak tabii Trump’ın ülkesine ve dünyaya yaptıkları kimsede gülecek- eğlenecek hal bırakmadı.
Siyaseti asla sıkıcı bir şekilde yaşamayan bir ülke var Avrupa’da… Modern demokrasinin beşiği, dünyanın en gösterişli monarşisinin vatanı, son 10 yılda 5 başbakan değiştiren ülke, birinci sayfalarını besleyecek skandalları asla eksik olmayan bulvar gazetelerinin yurdu…
İngiltere geçtiğimiz iki hafta, belki de son on yılın en kaotik, en renkli, ama aslında en kaygı verici günlerini yaşadı (yaşamaya devam ediyor). 7 Mayıs yerel seçimlerinde iktidardaki İşçi Partisi’nin adayları hüsrana uğradı. Başbakan Starmer’ın aleyhine parti içi muhalefet zirveye çıktı. Basın Starmer’ı yerden yere vururken, o, “Gitmiyorum, bitirmem gereken işler var,” dedi. Tam bu sırada, Kral Charles, şaşaalı bir şekilde parlamentoya gelerek bir konuşma yaptı.
Geçen Çarşamba, Kral Charles Birleşik Krallık parlamentosunda yapacağı konuşmaya öyle elini kolunu sallayarak veya Rolls Royce’una binerek gelmedi. Geleneksel bir tören düzeni içinde, atlı muhafızların eşliğinde, dört atın çektiği saray arabasıyla, sarayla parlamento yakın olmasına rağmen, kestirmeden değil, sol eliyle sağ kulağını tutacak biçimde, Buckingham Sarayı’ndan Trafalgar meydanına uzanan tören yolu The Mall’u boydan boya geçip, meydandan sağa dönerek, başbakanlığın ve bakanlıkların bulundukları Whithall’u aşarak parlamentoya geldi.
Kral ve Kraliçe’nin bulunduğu arabanın önünden giden ikinci bir atlı araba daha vardı. Bu arabada yaverler hükümdarın egemenliğinin üç simgesini taşıyorlardı: İmparatorluk Tacı, Devlet Kılıcı ve hükümdarın tören takkesi.
Arabalar Westminster Sarayı’na, yani Birleşik Krallığın parlamento binasına varmadan önce, kral muhafızlarından bir grup, geleneksel kıyafetleri içinde, ellerinde gaz lambalarıyla parlamentonun bodrumunda sembolik bir “bomba araması” yaptılar.
Bu gelenek, 5 Kasım 1605’te parlamentoda konuşacak olan Kral I. James’e ve parlamento üyelerine yönelik, son anda engellenen bir suikast girişiminden kalmaydı. Parlamentonun bodrumuna arkadaşlarıyla günlerce barut fıçısı taşıyan Katolik Guy Fawks, Protestan kralı öldürüp yerine Katolik bir kralın geçmesini sağlama peşindeydi. Ekibindeki birinin gevezeliği yüzünden yakalanan Fawks asılarak idam edilmişti. O günden bugüne, her yıl 5 Kasım’da İngiltere’de evlerin bahçelerinden, parklardan, meydanlardan havai fişekler atılır. Kralın her parlamento konuşmasından önce de kraliyet muhafızları sembolik olarak parlamentonun bodrumunu ararlar.

Kral parlamentoya hükümdar kapısından girdi. Yanında kraliçe, sırtında pelerini, başında tacı ile Lordlar Kamarası’na doğru yürüdü. Bu sırada “Kara Âsalı”, yani Avam Kamarası’nı Kral’ın yapacağı konuşmaya çağıracak olan Lordlar Kamarası’nın kıdemli bir üyesi (Lord Ed Davis), milletvekillerinin toplandığı salona doğru ilerliyordu. Kapının önüne geldiğinde, kapı gürültüyle suratına kapandı. Âsasını kapıya üç kez vurarak girmek için izin istedi. İzin verilince içeri girerek Avam Kamarası mensubu milletvekillerini Kral’ın konuşmasını dinlemeye davet etti.
Bu da İngiliz İç Savaşı sonrasında 1642’de Kral I. Charles’ın parlamentoya gelerek 5 milletvekilini tutuklamaya kalkışmasına dayandırılan bir gelenekti. Kapının “Kara Âsalı”nın suratına kapanması, Avam Kamarası’nın hükümdardan bağımsızlığını simgeliyordu.
Bitmedi. Kral konuşmasını yaparken, bir milletvekili, Buckingham Sarayı’nda “rehin” tutuluyordu. Bu “rehine” genellikle iktidar partisinin grup başkanvekillerinden biri oluyordu. Bu seneki “şanslı” Nic Dakin’di.
Bu da kraliyet ile avam kamarası arasındaki tarih boyunca var olan çatışmanın, güvensizliğin, şiddet ve entrikanın bir hatırlatıcısıydı. Kral Charles, üç hafta önce ABD parlamentosunda yaptığı konuşmada bu gelenekten, “kralın sarayına salimen dönmesinin güvencesi” olarak söz etmiş ve oturum başkanına hitaben, “acaba üyelerden buna gönüllü olan var mı,” diye sormuştu. Ardından da, “neyse ki biz şimdi misafirlerimizi çok iyi ağırlıyoruz, hatta dönmek istemiyorlar,” diye Trump’a da bir gönderme yapmıştı.
Adı “Kral Konuşması” olsa da kral ne konuşmanın tarihini belirlemede ne de içeriği üzerinde söz sahibi değildi. Konuşmanın tarihini başbakan belirliyor, içeriğini hükümet üyeleri ve başbakan oluşturuyordu. Kral elindeki metni, herhangi bir ekleme-çıkarma yapmaksızın okuyordu. Okuduğu temelde bir hükümet programıydı.
Basın tarafından “Starmer’ın Kral Konuşması” olarak nitelendirilen konuşmada, 37 yasa tasarısını da içeren bir dizi hükümet politikası sunulmuştu parlamentoya. Bunlar Avrupa Birliği ile ilişkileri yeniden canlandırmak, İngiliz çelik endüstrisini millileştirmek, küçük işletmeleri korumak, yapay zeka ve savunma sanayii alanlarında inovasyonu artırmak için bürokrasiyi azaltmak, enerji bağımsızlığı ve nükleer enerji, seçmen yaşının 16’ya indirilmesi, göç ve iltica gibi konuları kapsıyordu. Starmer’ın, “Bitirilecek işlerim var” dediği bunlardı. Kimilerine göre Starmer, Kral Konuşması’nın tarihini seçim yenilgisi ihtimaline göre ayarlamış, “son kozunu” oynamış, ama kimseyi tatmin edememişti. Çünkü sunulanların hiçbiri yeni değildi. Vaat edilenler, adeta, bugüne kadar yapamadıklarının bir bilançosuydu.
Bu program, 6 gündür Avam Kamarası’nda tartışılıyor. Muhtemelen Pazartesi oylanacak. Teknik olarak bu, hükümet düşüren bir güven oylaması değil. Ama bu oylamayı kaybedip de istifa etmeyen hükümet tüm meşruiyetini kaybetmiş sayılır. Bunun için İşçi Partisi’nden önemli sayıda milletvekilinin aleyhte oy vermesi gerekiyor. Parti içi muhalefetin içeride bir güven oylaması yapıp, parti başkanını değiştirmeyi tercih etmesi daha büyük bir olasılık, ama bunun için de gerekli çoğunluğu sağlayabilecek gibi görünmüyorlar. Bu yüzden, basını da arkalarına alarak, Starmer’ı istifaya zorlamaya çalışıyorlar.

Bir süredir, bir dizi üst düzey hükümet görevlisi ve danışman istifa ederek Starmer’i görevinden ayrılmaya zorlamaya çalışıyor. İki kabine üyesi bakan kendisinden açıkça “görevden ayrılma takvimi” hazırlamasını istedi. Son yaşanan seçim yenilgisinden sonra, Sağlık Bakanı Wes Streeting istifa ederek Starmer’in “gönderilmesi” sürecini hızlandırmaya çalıştı.
7 Mayıs’ta Galler ve İskoçya’da parlamento seçimleri, İngiltere’de çok sayıda ilçede yerel seçimler yapıldı. İşçi Partisi Galler’de 27 yıllık kesintisiz iktidarın ardından çoğunluğu tamamen kaybetti. İskoçya’da iktidarda değildi ama ikinci sırayı kafa kafaya geldiği Reform UK ile paylaşmak zorunda kaldı. 136 yerel yönetimde, 5000’i aşkın sandalye için yapılan seçimlerde ise, İşçi Partisi, elindeki 2403 sandalyenin yarısından fazlasını kaybetti.
Bundan önce, ABD’nin ünlü finans ve pedofili “uzmanı” Epstein’ın İngiltere ilişkileri yüzünden Başbakan’ın başı dertteydi. Starmer’ın atadığı, İngiltere’nin önceki Washington Büyükelçisi Lord Peter Mandelson’un reşit olmayan kızlarla fotoğrafları yayınlanmış, Epsetein’dan “dostum” diye söz ettiği ve ondan 75 bin dolar aldığı ortaya çıkmıştı. Mandelson, kamu görevini kötüye kullanmakla, Starmer da Epstein ile ilişkisini bildiği halde Mandelson’u atamakla suçlanmıştı. Starmer Mandelson’u görevden aldı. Mandelson partiden ve Lordlar Kamarası’ndan istifa etti.
Olay burada da kalmadı, ardından güvenlik soruşturmasından temiz çıkmadığı halde Mandelson’un büyükelçi olarak atanmış olduğu ortaya çıktı. Starmer “haberim yoktu” diyerek ve bazı üst düzey bürokratların istifasını veya görevden alınmasını sağlayarak bu iki durumdan da sıyrılmaya çalıştı. Seçim yenilgisi devreye girmese Starmer’ın istifasını istemenin baş gerekçesi “Mandelson Skandalı” olmaya devam edecekti.
Başbakan Yardımcısı Angela Rayner’ın lüks dairesinin vergisini ödemediği gerekçesiyle istifa etmesi, Yolsuzlukla Mücadele Bakanı’nın yolsuzluk soruşturması geçirmesi, Evsizlik Bakanı’nın kendi kiracılarını fahiş zam için evden atması; Starmer ve eşinin, zengin İşçi Partisi bağışçısı Lord Alli’den binlerce sterlin değerinde tasarım kıyafetler, gözlükler, özel localarda futbol maçı ve Taylor Swift konseri biletleri gibi lüks hediyeler kabul etmesi bu son olayların yanında unutulup giden “küçük skandallar” olarak kalmıştı.
İngiltere politikasında son on yılın en renkli siması hiç kuşkusuz Boris Johnson’du. Johnson, yalan söylediği resmen tescillenmiş bir başbakan olarak tarihe geçti.
Brexit görüşmelerinde anlaşma sürecinin uzaması Başbakan Theresa May’in istifasıyla sonuçlanmış, Temmuz 2019’da parti içi yarışı kazanarak yerine geçen Boris Johnson, “Anlaşmasız Brexit” formülünü ortaya atmıştı. Ancak bunun önünde parlamento onayı engeli vardı. Boris Johnson, parlamentosuz ilerleyebilmek için, Eylül 2019’da Kraliçe II. Elizabeth’i ikna ederek (kimilerine göre yanıltarak) parlamentoyu 5 hafta boyunca tatil ettirmiş, ancak bu girişimi, Yüksek Mahkeme’den geri dönmüştü.
Johnson’un skandalları 12 Aralık 2019’da Muhafazakar Parti’nin seçim zaferi kazanmasının ardından devam etmişti. İlk dönemde 142 gün başbakanlık yapan Johnson, ikinci dönemde 2 yıl 8 ay, 25 gün görevde kalmıştı ve bu süreye de çok sayıda skandal sığdırmayı başarmıştı.
Boris Johnson ve eşi Carrie Symonds’ın, başbakanlık resmi konutundaki daireyi dekore etmek için yasal limitlerin çok üzerinde (yaklaşık 200 bin Sterlin) harcama yaptığı ve bu parayı Muhafazakar Parti’nin zengin bir bağışçısından gizlice aldığı ortaya çıkmıştı. Dekorasyonda “altın yaldızlı duvar kağıtları” kullanılmıştı. Bu olay yüzünden para cezası yiyen Muhafazakar Parti oldu.
Muhafazakar Parti Milletvekili Owen Paterson’ın, kendisine para ödeyen şirketler adına lobi yaparak parlamentonun etik kurallarını ihlal ettiği tespit edildiğinde Boris Johnson, kendi milletvekilini korumak için parlamentodaki disiplin ve ceza sistemini kökten değiştirecek bir oylama organize etmişti. Ancak kamuoyunun çok sert tepki göstermesi üzerine geri adım attı.
Aralık 2021 ile Mayıs 2022 tarihleri arasında, Covid-19 pandemisi nedeniyle tüm ülkede çok sıkı kapanma (lockdown) kuralları uygulanırken, Başbakanlık Ofisi’nde (Downing Street 10 numarada) onlarca içkili parti, doğum günü kutlaması ve veda etkinlikleri düzenlendiği, birkaçında Başbakan’ın da gözüktüğü fotoğraflarla kanıtlanmıştı (Partygate Skandalı). Londra Emniyet Müdürlüğü soruşturma başlatmış ve Boris Johnson bizzat kendi koyduğu yasaları çiğnemekten suçlu bulunarak para cezası almıştı. Johnson, Birleşik Krallık tarihinde görevdeyken yasaları çiğneyip ceza alan ilk başbakan oldu.
Muhafazakar Parti grup başkanvekili Chris Pincher’ın, özel bir kulüpte iki erkeği taciz ettiği ortaya çıkınca, Johnson’ın, Pincher hakkındaki geçmiş taciz iddialarından haberdar olmasına rağmen onu bu göreve atadığı ve olayı örtbas etmeye çalıştığı ortaya çıkmıştı. Johnson “haberim yoktu,” diyerek sıyrılmak istemiş, ancak aksini kanıtlayan belgeler basına sızınca yalan söylediğini kabul etmişti. Bu durum bardağı taşıran son damla oldu; aralarında Maliye Bakanı Rishi Sunak ve Sağlık Bakanı Sajid Javid’in de bulunduğu 60’tan fazla hükümet görevlisi istifa etti. Johnson bu toplu isyanın ardından başbakanlıktan istifa etmek zorunda kaldı.
Ancak skandallar bu kadarla kalmadı. Başbakanlıktan istifa eden Johnson, milletvekili olarak politik hayatını sürdürürken, Haziran 2023’te bir başka soruşturma tamamlandı. Johnson, Partygate skandalı sırasında Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmalarda “kurallara her zaman uyulduğunu” iddia etmişti. Parlamentonun Ayrıcalıklar Komitesi (Privileges Committee), Johnson’ın milletvekillerini “kasıtlı ve defalarca” yanılttığına hükmetmişti. Komite, Johnson için 90 gün parlamentodan uzaklaştırma cezası önerdi. Yalan söylediği tescil edilen ilk Başbakan unvanını da alan Johnson, bu tarihî rapor yayımlanmadan hemen önce milletvekilliğinden de istifa ederek siyaseti bıraktı.
Boris Johnson hakkında halen 3 soruşturma daha sürüyor. Detaylarına girmeden kısaca başlıklarını verelim: 1) Başbakanlık koltuğundayken elde ettiği nüfuzu ve diplomatik ilişkileri, görevden ayrıldıktan sonra kişisel ticari kazanca dönüştürmek (Boris Files-Bu soruşturma sonuçlandı, eski başbakanlara verilen devlet ödeneğinin elinden alınması süreci başlatıldı); 2) Yabancı uyruklu bir silah tüccarından yasa dışı parti bağışı kabul etme; 3) Covid Araştırma Komisyonu’nun raporuna göre Boris Johnson hükümetinin pandemi dönemindeki “eylemsizliği ve gecikmiş kararları” nedeniyle en az 23.000 insanın hayatını kaybetmiş olması… Bu sonuncu tespitin zincirleme tazminat davalarını tetiklemesi bekleniyor.
Kimse bana İngiltere’de siyasi hayatın renksiz ve sıkıcı olduğunu söylemesin!
Sahnede, yerleşik düzenin çürümüşlüğüne kanıt olarak sunulabilecek, traji-komik bir oyun sergilenirken sahne arkasında İngiltere’yi geri dönüşsüz bir yola sokabilecek bir başka oyunun senaryosu tamamlanmak üzere. Bir kripto para milyarderinden 5 milyon Sterlinlik beyan edilmemiş nakit hediye kabul etmiş olan Nigel Farage, partisi Reform UK ile emin adımlarla iktidara yürüyor. Bu yolda yürürken, mevcut düzeni ve siyasi partileri suçlamak için malzeme sıkıntısı çekmeyeceği aşikar. Ama bugüne kadar gördüklerimiz Farage’ın İngiltere’yi mevcut durumdan çok daha kötüsüne sürükleyeceğini bize söylüyor.
Bugün Starmer, İngiltere’de geçim sıkıntısına bir çözüm üretmediği için eleştirilirken, Brexit’in gerçek mimarı olan Farage ile birlikte ülke Avrupa’dan tamamen koparılmış olacak. Brexit’in ekonomiye verdiği zararlar katlanacak. Tüm popülist iktidarlarda gördüğümüz gibi yolsuzluk, kayırma ve bilgisizlikle İngiliz ekonomisi tamamen batağa sürüklenecek. Macaristan’da Orban örneği henüz hafızalarımızda taze. Daha dün yeni Başkan Magyar, Orban’ın inşa ettirdiği muhteşem sarayı halka gösteriyordu. Trump örneğini yaşıyoruz, devamı da gelecek. Örnekleri çoğaltmak çok zor değil.
Bu mesele sadece İngiltere’yi ilgilendiren bir konu olsa, belki “ne halleri varsa görsünler” diyebilirsiniz. Ama tüm Avrupa’yı ilgilendiriyor. Ekonomisi uzun yıllardır Avrupa ile göbekten bağlı, Nisan ayında İngiltere ile “Stratejik Ortaklık Çerçeve Belgesi” imzalamış olan NATO üyesi Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor.
The Economist, bu haftaki kapak konusuna yazdığı yorumda İngiltere örneğini Avrupa ekseninde değerlendirmiş:
“İki yıldan daha kısa bir süre önce Sir Keir Starmer, Britanya’yı popülizmden kurtaracağına söz vererek seçildi. Fransa’daki Emmanuel Macron ve Almanya’daki Friedrich Merz gibi, onun görevi de sağduyulu ve yetkin politikanın meyvelerinin, demagogların boş vaatlerinden daha değerli olduğunu göstermekti.”
“Macron, Merz ve Starmer gibi saygın isimlerin içler acısı anket sonuçlarına bakan bazıları için çıkarılacak ders, Avrupa’daki sosyal demokrasilerin artık yönetilemez hale geldiğidir.”
“Düşük büyüme, yüksek vergiler ve (yüksek) borçlanma ile daha fazla kamu harcaması talebi arasında sıkışıp kalan, tükenmiş durumdaki merkezciler, bir değişim gerçekleştiremiyor ya da sağdan ve soldan gelen popülist tehdidi bertaraf edemiyor.”
The Economist’in sol tehdidi de sağ tehditle birlikte anması, onun yılmaz bir “yerleşik düzen” savunucusu olmasından kaynaklanıyor. Yoksa Avrupa’da sol tehditten söz etmek pek mümkün değil. İngiltere’de Nigel Farage’ın partisi Reform UK birinci parti… Fransa’da uzun süredir Marine Le Pen/Jordan Bardella ikilisinin yönettiği RN (Rassemblement National) anketlerde başı çekiyor. Eş Başkanlıklarını Alice Weidel ve Tino Chrupalla’nın yürüttüğü AfD (Alternative für Deutschland) bu hafta CDU/CSU’yu geride bırakarak birinci sıraya yükseldi. Bunların hepsi aşırı sağcı, ırkçı popülist partiler.
Fransa’da Cumhurbaşkanlığı seçimleri Nisan 2027’de. Ne, iki dönemini tamamlayan Macron’un partisinin onun yerine geçecek bir adayı var, ne de solun birleşip bir aday çıkarabilmesi söz konusu… Macron yenilgiyi şimdiden kabul etmiş görünüyor. RN’nin ülkeye vereceği zararı minimize edebilmek için Merkez Bankası Başkanlığı, Anayasa Konseyi Başkanlığı, Danıştay ve Sayıştay başkanlıkları ile Paris Valiliği gibi kritik pozisyonlara kendi adamlarını yerleştirdi.

Almanya’da Friedrich Merz’in durumu çok kötü gözüküyor. Almanya’nın en az sevilen (%16), Başbakanı olarak nitelenen Merz, bir süre Trump’a yaranmaya çalıştıktan sonra, nihayet Almanya’nın kendi yoluna gitmesi kararını verdi. Avrupa liderliği için Macron ile çatışıyor, AB aleyhine konuşuyor. İletişim özürlü… Yabancı düşmanlığını o kadar ileri götürmüş durumda ki, göçmenlik yasalarını sertleştiren kritik bir tasarıyı AfD’nin yardımıyla parlamentodan geçirmiş durumda. Değişmediği taktirde, 2029’daki seçimlerde AfD’nin iktidara gelmesinin önüne geçecek ismin Merz olmadığı kesin.
İngiltere, Brexit ile Avrupa Birliği’nden ayrılmış olsa da coğrafi, ekonomik ve stratejik olarak Avrupa’nın bir parçası. Üç büyüklerden biri. İşçi Partisi, Avrupa ile İngiltere’nin ilişkilerini yeniden tesis etme peşinde. Bu ortamda, belli ki, İngiltere’nin bir kısım “establishment”i, İşçi Partisi’nin yeni bir solukla, 2029’daki seçime kadar önünde kalan son 3 yıllık şansı kullanabilmesini umut ediyor. Bunun için, başta basın, her unsuru seferber ediliyor.
Bu kesim için, İşçi Partisi’nin lider değiştirerek yoluna devam etmesi dışında bir seçenek şimdilik ortalıkta yok. Skandallar aslında umurlarında değil. Esas olarak Starmer’ı pasif, korkak ve iradesiz buluyorlar. Şimdi de parti içi iktidarını yitirmiş olması buna eklendi.
Tabii Starmer’ı değiştirmek çok kolay değil. Çünkü henüz Starmer’in yerine geçecek bir aday yok. Partinin tek parlak adayı, milletvekili olmasını daha önce Starmer’ın engellediği, Manchester Belediye Başkanı Andy Burnham. Onun da yakın zamanda parti başkanlığına oradan da başbakanlığa aday olması mümkün değil. Çünkü önce milletvekili seçilmesi lazım. Milletvekilliğinden istifa ederek ona yer açmaya hazırlananlar var. Ancak üç soru havada asılı duruyor: Boşalan sandalyeyi doldurmak için Burnham Reform UK’yi geride bırakabilecek mi? Starmer’ın baskılara ne kadar dayanabileceği belli olmadığı için, Burnham milletvekili olana kadar “atı alan Üsküdar’ı geçebilir” mi? Yerine her kim geçerse geçsin, Starmer’dan farklı bir şeyler yapıp Reform UK’yi durdurabilir mi?
“Domino etkisi” 1954’te ABD Başkanı Eisenhower’ın, Güneydoğu Asya’da komünizmin yayılma tehlikesini dünyaya anlatmak ve ABD’nin dış politika stratejisini (müdahalesini) gerekçelendirmek amacıyla kullandığı bir kavramdı. Buna göre, Vietnam komünistlerin eline geçerse; yani bir domino taşı devrilirse, yan yana dizilen öbür domino taşları da devrilecek, Laos, Kamboçya, Tayland, Malezya ve Endonezya da komünizmin kontrolüne girecekti.
İtalya’daki Meloni hükümeti, Avrupa’da domino etkisini tetiklemedi. Macaristan da öyle… Nedeni birinin Avrupa’da başa güreşiyor olmaması, diğerinin ise çok küçük olmasıydı. Oysa Fransa, Almanya ve İngiltere birbirleriyle ciddi rekabet halinde. Birinin aşırı sağa devrilmesi, rekabetin yapısını kökünden değiştirebilir ve diğerlerini de çaresiz aynı yola sokabilir. İtalya ve Amerika’da devlet organlarının, özellikle yargının popülist iktidara karşı direnişine bakarak Macron devleti içerden tahkim etmeye çalışıyor. Merz’in, Starmer’in veya onun yerine gelecek olanın ne yapabileceği büyük bir soru işareti. Bu sorunun cevaplanma şekli, Türkiye’nin geleceğini de önemli ölçüde ilgilendirecek.
17 Mayıs 2026 - Kral Charles’ın tek kelimesini değiştirmeden okuduğu konuşma ve Avrupa’nın geleceği
10 Mayıs 2026 - Kölelik, çağlar boyu insanlığın ayıbı oldu, bugün de devam ediyor; bizde de…
3 Mayıs 2026 - Kral ve Başkan: Eski Dünya ile Yeni Dünya birbirinden uzaklaşırken…
26 Nisan 2026 - Yapay zeka: Kaos’u atlatırsak gelin bunu konuşalım