Şeytan Marka Giyer filminin ikincisi gösterime girdi. Şeytan Marka Giyer 2 (The Devil Wears Prada 2), ilk filmden tam 20 yıl sonrasında geçiyor ve bu kez moda dünyasından ziyade, “can çekişen basılı yayıncılık ve dijital medya savaşı” üzerine odaklanıyor.
Miranda Priestly bu sefer de dijital medya savaşında “kültür imparatoru” tahtını koruma mücadelesi veriyor.
Sizce Miranda Priestly nasıl bir karakter?
Bence Miranda Priestly, erkeklerin dünyasında var olabilmek için sadece “erkekleşmiş” değil, erkeklerin tüm güç oyunlarını çözüp onların üstünde bir güç odağına dönüşmüş bir karakter.
Miranda ilk film boyunca evli ama kocası adeta bir hayalet gibi. Filmin ortasında kocası ondan boşanmak istediğini söylüyor. Neden mi? Çünkü hiçbir erkek, spot ışıklarının altında Miranda’nın gölgesinde bir “aksesuar” gibi yaşamayı uzun süre kaldıramıyor.
Miranda, işindeki başarısının bedelini yalnızlığıyla ödüyor. Ağladığı tek an, boşanacağını Andy’ye itiraf ettiği an; ama o an bile ağlama sebebi kocasına duyduğu aşk değil, magazin basınının bu durumu “Güçlü kadın yine evliliğini yürütemedi” diye malzeme yapacak olması.
Erkeklerle ilişkisinde ne bir eş ne de bir iş arkadaşı; o her zaman “Patron”.
Acaba Miranda karakteri yeni normalimiz mi?
Üst düzey yönetime ulaşan kadınlar veya politikacılar bu pozisyonlardaki erkeklerin özelliklerini mi paylaşma eğilimindeler yoksa zirveye ulaşmak için alternatif, “kadınsı” bir yolu gösteren zıt bir kişilik profiline mi sahipler?
Yıllardır “Kadınlar siyasete ve liderliğe daha fazla katılmalı, dünya daha yumuşak, daha huzurlu bir yer olur” masalını dinliyoruz. Ama gerçek ne?
Antwerp Üniversitesi’nden Bart Wille liderliğindeki bir ekip , Journal of Vocational Behaviour dergisinde yayınlanan bir makalede Belçika ve diğer Avrupa ülkelerindeki çeşitli sektörlerden yaklaşık 600 üst düzey yönetici ve 52.000’den fazla çalışanın katıldığı kapsamlı kişilik testlerini inceledi.
Bulgularına göre erkek ve kadın yöneticilerin kişilikleri gayet benzer çıkmış öyle ki cinsiyete bağlı birçok farklılık tamamen ortadan kalkmış veya büyük ölçüde azalmış görünüyor.
British Psychological Society’nin (BPS) yaptığı bir kişilik araştırması adeta ezber bozuyor. Üst düzey (C-level) kadın yöneticilerin kişilik testlerini incelemişler ve sonuç: Bu kadınların kişilik yapıları, sokaktaki normal kadın popülasyonundan tamamen farklı.
Kime mi benziyorlar? Klasik, hırslı, rekabetçi ve düşük duygusallığa sahip erkek yöneticilere!
Yani sistem, “feminen” özelliklerini koruyan kadınları eliyor; ancak hırsı ve agresifliğiyle erkekleşen kadınların zirveye tırmanmasına izin veriyor.
Galiba bir kadın için “bıyık bırakmadan” zirveye çıkmak imkansız. Toplum olarak bir kadını överken bile kullandığımız en büyük “iltifatın” “Erkek gibi kadın, valla helal olsun!” olması zaten her şeyi özetliyor.
Kadın siyasetçiler seçildikten sonra kendilerini ispatlamak için adeta savunma bakanı edasıyla gezmek zorunda kalıyorlar. Ekonomi, savunma, ulusal güvenlik gibi “sert ve erkeksi” alanlara yönelerek, medyanın “yeterince dişli mi?” testini geçmeye çalışıyorlar. Çünkü kreşler, sosyal yardımlar veya eğitim gibi konulardan bahsettiklerinde “Ah ne tatlı, anaç bir siyasetçi” denilip vizyonsuz muamelesi görmekten korkuyorlar.
Bakınız Angela Merkel.
Merkel, kadınlığını tamamen “görünmez kılarak” o kurtlar sofrasında hayatta kaldı. 16 yıllık başbakanlığı boyunca neredeyse sadece renkleri değişen, kesimi aynı olan pantolon-ceket takımları giydi. Saç modelini hiç değiştirmedi. Ne aşırı makyaj yaptı ne de feminen bir aksesuar kullandı.
İtalya’nın ilk kadın başbakanı olan Meloni, bu konuda kelimenin tam anlamıyla güncel bir örnek. Göreve gelir gelmez resmi unvanının İtalyanca dişi formu olan “La Presidente” yerine, ısrarla maskülen (erkek) formu olan “Il Presidente” (Bay Başkan gibi) olarak kullanılmasını şart koştu. Yani dilsel olarak bile güç koltuğunun erkek karakterini korumayı tercih etti.
Hitabeti son derece sert, agresif ve milliyetçi. Kürsüde adeta bir sağ kanat erkek siyasetçi gibi kükrüyor. Kendini “anne ve Hristiyan” olarak tanımlayarak kadın seçmene oynuyor ama iş güç ve otorite kullanmaya geldiğinde İtalyan siyasetinin o maço kültürüne mükemmel bir uyum sağlıyor.
Türkiye’nin ilk ve tek kadın başbakanı olan Tansu Çiller, siyasete ilk girdiğinde sarı saçları, şık döpiyesleri ve modern vizyonuyla çok “feminen” bir rüzgar estirdi. Halkın karşısına “Bacınız”, “Ananız” diye çıktı. Ancak başbakanlık koltuğuna oturduktan ve özellikle 90’ların o sert terör ve kriz dönemleriyle karşılaştıktan sonra tarzı tamamen sertleşti. “Ya bitecek, ya bitecek!” diyerek masaya yumruğunu vuran, askeri operasyon kararlarını gözünü kırpmadan alan, en maço erkek siyasetçilerle bile onların üslubuyla (ve bazen daha sert) kavga eden bir figüre dönüştü.
Bu liderlerin siyaset sahnesindeki o çelikten maskeleri, özel hayatlarına ve ikili ilişkilerine de kaçınılmaz olarak sert birer gölge düşürüyor. Gücü, otoriteyi ve mutlak kontrolü bir hayatta kalma mekanizması olarak benimseyen bu kadınlar için ilişkiler de bir güç dengesi sınavına dönüşüyor.
Kadınlar başarı için ne kadar erkekleşmek zorunda kalıyorsa, onların hayatındaki erkekler de o güç karşısında kendi erkekliklerini korumak için o kadar hırçınlaşıyor ya da görünmez oluyor.
Nihayetinde, dünya kadın liderlerden ve yönetim kurulu başkanlarından hem tarihin tüm kanlı savaşlarını ve ekonomik krizlerini yöneten o eski, acımasız erkek aklını taklit etmesini bekliyor hem de onlara “Yeterince zarif veya anaç değilsiniz” diye fatura kesiyor.
Bu, kazanılması imkânsız bir oyun.
Belki de asıl başarı; kadınların erkekleşerek o tahtları ele geçirmesi değil, o tahtları kendi doğalarıyla, empatiyle ve şefkatle dönüştürebilmesidir.